26 Aralık 2011 Pazartesi

örüyom ben ya!

2 ayı geçti van depremi olalı. bu tarafta hepimiz kendi koşturmacalarımıza, hayatlarımıza daldı. Bazıları tamamen unuttu, bazısına kimi zaman sıcak yatağa girmek zulüm oldu.

Ta ki Van'da bir tek çocuk bile üşümeyene kadar bir şeyler yapmalıyız. 

İki haberim var: 

1. Van için Örüyoruz
vanicinoruyoruz.com adresinden inceleyebileceğiniz bir sivil inisiyatif girişimi. Van'daki çocuklar için atkılar, bereler, kazaklar örüyoruz. Bunları tek bir yerde topluyoruz ve Van'daki arkadaşlarımıza gönderip hepsinin birinci elden ihtiyacı olan çocuklara dağıtılmasını sağlıyoruz. 


2. Van Çocuk Evi
http://vancocukevi.blogspot.com/ adresinden detaylı bilgi alabileceğiniz oluşum. Çocuk evi kuruldu, çalışmaya başladı ama hala eksikleri var. Sitede eksiklerin listesi var. Göz atmalı. 


Bunlar da bizim çalışmalar:)





13 Aralık 2011 Salı

hoppa!


yazacak çok şey var. birçoğu için epey geç kaldım. hopa davası yazısı için de epey geç kaldım ama olsun.

9 aralık yaşanmadan bile çok önemli bir tarihti benim için. 31 mayıs'ta hes karşıtı eylemde öldürülen Metin Hoca için yapılan eylemlerde tutuklanan arkadaşlarımız 6 ay sonunda hakim karşısına çıkacaklardı. çok uzatmayacağım günün büyük kısmında adliye önündeydim. dostlarımla, yoldaşlarımla. arkadaşlarımı almayı bekledim. içeriden savunmaya dair notlar geldikçe umutlandım, inancım arttı. gecenin ilerleyen saatlerinde sadece 5 kişinin tahliye olacağına inanmışken, tüm tutuklulara tahliye haberi geldiğinde oradaki havayı görmeniz lazımdı. düşündüm de ben göremeseydim, o gün orada olamasaydım kahrımdan ölürdüm.

umut oldu bu sonuç bize, daha alınacak çok sonuç, peşinde olmamız gereken çok dava var...

25 Kasım 2011 Cuma

bir film, bir kitap


Öncelikle film: Gelecek Uzun Sürer

Özcan Alper ismiyle izlemeden kredisi olan bir filmdi benim için, dün akşam izledim. Öncesinde okuduğum eleştirilere inat sevdim ben bu filmi. Dokunulmayana dokunmak, görmezden gelineni görmek, göstermek başlı başına sevmeye sebep. Spoiler'a girmeden filmdeki müzikler, Diyarbakır, gerçek tanıklıklar, giriş sahnesinin muhteşemliği, gidiniz görünüz derim.


Sonra kitap: Bildiğin Gibi Değil


Epey oldu aslında bu kitabı okuyalı. Yaz tatilinde bitirmiştim, hep yazacağım dedim, atladım. Dün akşam filmi izleyince normal olarak aklıma düştü. Kitap gerçek tanıklıklardan oluşuyor. 90'larda Güneydoğu'da çocuk olanlar bugün o günleri anlatıyor. Çok yaralayıcı, çok gerçek. Ama mutlaka okunulmalı...


14 Kasım 2011 Pazartesi

yine mi keder?



iki üç cümle yazıp gideyim yine.

neler yapıyorum bu ara:
- kitap okuyorum deli gibi. doğu yücel varolmayanlar var elimde bu ara.
- müzik dinliyorum bülent ortaçgil - büyükler için çocuk şarkıları var listede çoğunlukla (birazcık iyi hissettiriyor)
- çalışıyorum (bir yanı toplarken diğer tarafı batırıyorum, düzene giremedim bir aydır)
- dizi izliyorum (komedi dizilerine başlamalıyım artık sanırım zira grey's anatomy zaten depreşik ruhumu iyice sapıttırıyor)
- örgü örüyorum, puzzle yapıyorum. düşünme ritüelini bıraktıran aktivitelere bayılıyorum.
- ülke gündemini okudukça, dinledikçe, izledikçe ağlıyorum istemsizce. fazlaca çaresiz hissediyorum. (bir de düşünüyorum şimdi dökülmeyeceksek sokaklara ne zaman döküleceğiz diye. sonra sakıncalı düşünceli bi kenara atmak için alıyorum elime şişleri, başlıyorum ilmek atmaya)
- ruh daraltmayayım diye pek yazmıyorum.

budur halim. bi de bu şarkı var bugün vapurda dinledim, cuk oturdu. klibi de şahaneymiş.

1 Kasım 2011 Salı



there is a reason i said i'd be happy alone; it wasn't 'cause i thought i'd be happy alone. it was because i thought if i loved someone and then it fell apart, i might not make it. it's easier to be alone. because what if you learn that you need love and then you don't have it? what if you like it and lean on it? what if you shape your life around it? and then... it falls apart. can you even survive that kind of pain? losing love is like organ damage; it's like dying. the only difference is death ends... this... it could go on forever.

(greys anatomy)

31 Ekim 2011 Pazartesi

pazartesi yazısı


hayat kötü giderken yazacak pek bir şey bulamıyor insan. bazen bulsa da utanıyor paylaşmaya; sevinmeye, gülmeye, uyumaya utandığı gibi. 

günler güzel gitmiyor, hızlı ama yorucu gidiyor.

daha güzel bir hafta olsun... yavaş yavaş ilerleyelim duvarda kaygısız.

fotograf için tık

20 Ekim 2011 Perşembe

beyaz menekşe



iyi hissedeyim diye almıştı bana bu menekşeyi. öylece mutfak tezgahında bırakmışım. masaya gözümün önüne koydum. iyi gelsin diye...

17 Ekim 2011 Pazartesi

the cost of living



dv8 80'lerde kurulmuş bir dans topluluğu. yaptıkları şey beden tiyatrosu. bedenin sınırlarını zorlayarak dans ediyorlar aslında. the cost of living onların çektiği bir kısa film. geçenlerde bu bölümünü izledim filmin bir arkadaşımla.  yüzüme kocaman bir gülümseme yerleşti. dans etmenin ne muhteşem bir şey olduğunu düşündüm yine. sonra yine o arkadaşımın önerisiyle filmin tamamını izledim yine aynı ifadeyle.

youtube'a the cost of living dv8 yazdığınızda 4 part halinde izleyebiliyorsunuz. boş bir anınızda izleyin derim...

16 Ekim 2011 Pazar

pazar kafası

aslında cumartesiyi pazara bağlayan gece kafası da diyebiliriz başlığa. zira ne olduysa o zaman oldu.

zira ben anladım ki insan bir ay görmediğinde özlemezken bir gün görmediğinde çokça özleyebiliyor. bu bilgiye erdikten sonra önceki geceden kalan şarap içildi. sourberry'de serin sesler dinlendi. iyice kafaya vurdu bazı şeyler.

gecenin sonu bakın hangi şarkıyla geldi:

3 Ekim 2011 Pazartesi

sonbahar

menekşe yaylası hikayelerini anlatırken arkadaşlarımdan biri mutlaka izlemem gerektiğini söyledi sonbahar'ı. o günden beri aklımda. bugün sonunda izledim.

birdönemin sonrasını anlatıyor film, çok dokunulmak istenmeyen bir dönemin sonrasını: 19 aralık sonrasını...
ağlamadan, bağırmadan, vurmadan, kırmadan sessizce anlatıyor.

film bittiğinde tek kelime kaldı dudağımda: naif.

yusuf naif bi adam, yusuf!un anası naif, mikail naif, eka naif...

*görüntüler ve müzik için söylenecek söz zaten yok.




2 Ekim 2011 Pazar

serenad

taa bayram tatilinden beri yazcağım bu yazıyı. kitap masanın üstünde duruyor o zamandan beri.

tatil kitaplarını iyi seçemeyenlerdenim ben. hiçbir zaman götürdüğüm kitapları okuyamıyorum. sonra neredeysem oraan bir kitap bulup ona sarıyorum. serenad da öyle oldu. tam bir günde kafamı kaldırmadan okudum. zülfü livaneli'nin romanlarını severim. mutluluk'u okurken de aynı şeyleri hissetmiştim. kitabı elimden bıraktığımda bile aklımda hep kitaptaki olaylar vardı. serenad da aynı hisleri verdi. düşünmek istemediğiniz şeyler varsa, kafanızı bir şeye gömüp uzaklaşmak istiyorsanız olanlardan okuyunuz efenim...



Arka kapak yazısı'ndan:

"Her şey, 2001 yılının Şubat ayında soğuk bir gün, İstanbul Üniversitesi'nde halkla ilişkiler görevini yürüten Maya Duran'ın (36) ABD'den gelen Alman asıllı profesör Maximillian Wagner'i(87) karşılamasıyla başlar.

1930'lu yıllarda İstanbul Üniversitesi'nde hocalık yapmış olan profesörün isteği üzerine, Maya bir gün onu Şile'ye götürür. Böylece, katları yavaş yavaş açılan dokunaklı bir aşk hikayesine karışmakla kalmaz, dünya tarihin eve kendi ailesine ilişkinbir takım sırları da öğrenir."






21 Eylül 2011 Çarşamba

menekşe macerası, jungle trip ya da ayı çevirme:)


fotograflar pazar günkü menekşe yaylası yolculuğundan kalma. yolculuktan diyorum zira yol boyu bin tane arıza çıkaran fotograf makinam zorlu koşullar sonunda yaylaya ulaştığımızda çalışmaz hale gelmişti.

aslında upuzun bir yazı yazma niyetindeydim ama toparlayamıyorum nerden başlasam. iyisi mi madde madde yazayım.

-cumartesi akşamı yola çıkış. akşam kadir'in yerinde külbastı bira molası. ardından değirmendere'de dondurma keyfi. sonra ana evine varış. biraz geyik ve uyku.

-pazar sabahı 8'de kalkış. 9'da evden çıkış. önce yuvacık barajı, sonra orman manzaralı yollardan gidiş. gidiş gidiş bitmeyiş.

-defalarca kayboluş, kaybolmaklardan zevk alma hali. iki cümleden birinde "meşhur dağ ayısı".

-kaç metre olduğu tahmin edilemeyen ağaçlar

-ufak ufak şelaleler

-yoldaki hain kayalar (ya da bizim altı alçak arabamız:))

-yol boyu bitmeyen nevalemiz:)

-5 saat sonunda varılan menekşe (menemşe) yaylası ve bulunan kampa gidelim mi baba ekibi:)

-yaylada geçirilen 3 saat. kestirmeden dönüş yolu. bahçecik soğuksuda yemek.

-istanbul'a dönüş. dönüş yolunda patlak lastiği farketme, şişirme.

-sonuç itibariyle 5 gün gibi geçen 1,5 gün.

pek keyifliydi. uğur, üstün sabrı ile kolaj girmeyi haketti. bi kez daha teşekkür. fotograftaki elmalar ve kızılcıklar yayladan:)


19 Eylül 2011 Pazartesi

bahar

evet sevgili blog,

bir "dışarda bahar, içimde bahar" temalı yazıyla daha karşındayım. en sevdiğim mevsim ya bu benim. öğleden sonra yaz devam etse de akşam ve sabah erken saatlerde baharın geldiğini hissediyoruz. pikelere sıkı sıkı sarınmaya başladık. sivrisinekler gittiler. akşamları çay bahçesinde otururken üşüyüp, "hadi eve gidelim artık" diyebiliyoruz.

velhasıl, sevdim bu mevsimi ben. bu sene daha bir sevdim...



*bu da konudan bağımsız bir şiir mi? yoo, basbayağı bağımlı!
...
İşe bak sen gözlerin de burda 
Gözlerinin ucu da burda yaşamaya alışık 
İyi ki burda yoksa ben ne yapardım 
Bak çocuğum kolların işte çıplak işte 
Bak gizlisi saklısı kalmadı günümüzün 
Gözlerin sabahın sekizinde bana açık 
Ne günah işlediysek yarı yarıya 

...

10 Eylül 2011 Cumartesi

cumartesi

sabah sohbetli keyifli bir kahvaltı, sonrasında uzun uzun gazete okuma. temizlik arasında biraz kahve ve kavala kurabiyesi. bir de günün neşesi bu video.

keyifliyim a dostlar!



5 Eylül 2011 Pazartesi

gün sonunun şarkısı



sevgili blog,

zaman zaman seni adeta bir teyp gibi kullandığımın farkındayım. Ancak "bir kişi bile şuradan şu şarkıyı dinlese de keyiflense fena mı olur?" diyor hiç vicdan azabı çekmeden buraları terk ediyorum.

öptüm sayınız!

ha, bir de bu sözleri ekleyeyim tam olsun:

söylemek gerek
dinlemek gerek
hem dinlemek hem söylemek
konuşmak gerek

dokunmak gerek
öpüşmek gerek
hem öpüşmek hem dokunmak
sevişmek gerek

gelmek gerek
gitmek gerek
hem gitmek hem gelmek
görüşmek gerek

atlamak gerek
sıçramak gerek
hem sıçaramak hem atlamak
oynamak gerek

doğmak gerek doğmak gerek
ölmek gerek ölmek gerek
hem ölmek hem doğmak
yaşamak gerek


4 Eylül 2011 Pazar

günün şarkısı vol:5


9 gün tatil elbette enerji vermiştir. bu pazartesi sendrom filan olmasın.

sonbaharın ilk günleri hepimize huzur getirsin.

bu da bu günün şarkısı olsun.

öptüm sayın!

e tatil tabii:)


sevgili blog,

seni çokça boşladım bu aralar. geçerli bir mazeret olarak "tatil" desem de yeterli olur sanki.

sessiz, sakin, huzurluca bir tatili daha geride bıraktık. yapımda ve yayında emeği geçenlere teşekkürü borç biliriz.

sırada tatilde ne dinledim ve tatilde ne okudum konulu postlar var.

çok geç kalmadan yazarım...

öptüm say!










21 Ağustos 2011 Pazar

Olmadı, seni kestim dolaba attım.


Erkin Gören'in yeni albümü Kestim, Öldün'ü yazmak istiyorum bir süredir. Bugüne kısmetmiş:)

Blogu takip edenler bilir kendisine duyduğum sevgiyi. Pek bir sevdim yeni albümü de. Albüm buradan indirilebiliyor. Aynı linkten Erkin'in müziğine destek de olabilirsiniz, hatta olun:)

Buradan dinleyiniz efenim...

"Sıcaklarda bir başıma kalakaldım,
Olmadı, seni kestim dolaba attım.
Elim suçlu ama kalbim yorgun,
Derdini dinleyemem artık öldün."


bu blogda erkin gören bir
bu blogda erkin gören iki

isim yok



sabahtan karar verdim yazmaya, aslında bambaşka bir şey yazacaktım ama bilgisayarın başına oturduğumda ankara'dan taşındığım gün canlandı gözümde tüm detaylarıyla. şaşırdım bu kadar canlı olmasına hafızamda, bi miktar da içim gıcıklandı (gıcıklanmak ne demek bilemedim ama üzülmek desem değil, özlemek desem değil, garip bi hissiyat işte:))

sevdiğimiz bir kaç parça eşyayı yükledik kamyonete, kalanları dağıttık eşe dosta. götürmekle götürmemek arasında kaldığım iki parça eşya oldu -bir çerçeve, bir dönemi içeren kocaman bir kutu. kıyamadım bırakmaya, atmaya yok etmeye götürdüm -sonradan ne büyük hata yaptığımı anlasam da iş işten geçmişti.

neyse önce kamyoneti gönderdik, sonra ev sahibine evi teslim ettik. gelen bir iki dostla vedalaştık. bindik otobüse istanbul'a doğru yola çıktık. yol boyu gözümde bi damla yaş geldim İstanbul'daki yeni evime.

zorla götürdüğüm o eşyalar evde durdu hep. dolabın arkasında filandı ama hep evdeydi. biri gelip atmadığı sürece hiç atamayacağım sandım. geçen sene yeni yıla girmeden önce çerçeveyi yok ettim önce. kutuyu görmezden geldim galiba bilinçli bir şekilde. bugün depoyu temizlerken kutu elime geçti. kocaman bir çöp poşeti vardı önümde. içindeki her şeyi tek tek elime aldım, sonra çöpe. bir iki fotograf dışında hiçbir şey bırakmadım. o zamanlar en sevdiğim fotografımızı atmaya kıyamadım bi tek, belki gözlerimdeki ışığı unutmamak için.

böyle işte. saçma bi rahatlık üzerimde.

*fotograf o kutudan...

16 Ağustos 2011 Salı

yine 17 ağustos


her sene atlamak istediğim bir tarih bu ya da her sene daha fazla yaşamak istediğim ama asla sıradan bir gün gibi geçirmek istemediğim.

her sene hakkında uzun uzun bir şeyler yazmak istediğim ya da hiçbir şey yazmak istemediğim tarih.


5 katlıydı oturduğumuz apartman, depremden sonra bu kadar kaldı. bu enkazdan ne kadar insan çıkabilirse o kadarı çıktı, biz ondan sonra ne kadar mutlu olabilirsek o kadar olduk.

yeni çalışma alanı


gün yeni aydı bana daha. iki gündür ancak yoğun ateş düşürücülerle az biraz kontrol altına alınabilen ateşim dün gece sapıttığından pek uyuyamadım. anca bu saatte kendime gelebildim işte.

yaz günü ne hastalığı bu dediğinizi duyar gibiyim. ben de pek memnun değilim durumdan tahmin edersiniz ki lakin bulaşıcıymış yani biri bana hastalığı satıp gitmiş. boğazımda inanılmaz bir ağrı, kulaklarım zonk zonk ve bir de ateş işte.

neyse şikayetlenmeyeyim daha fazla. doktor efendi 4 gün yat, dinlen dedi. e evde yat yat bi yere kadar diyerek ofisi başucuma taşıdım. ben en azından bugün de yataktayım efenim.

bunu dinleyip şenleneceğim.


6 Ağustos 2011 Cumartesi

cumartesi


böyle de bir cumartesi...

keyifler yerinde, huzur tam kıvamında, enerji var bol miktarda, e mustafa da burda, daha ne olsun!

bu da günün şarkısı olsun

4 Ağustos 2011 Perşembe

dinleyiniz - zee avi

tatilden döndük efendim. pek güzel geldi datça'nın dinginliği bana. bir karabiber ağacının altında geçirdik tüm tatili, huzurla, sohbetle, kitapla, gazeteyle...

tatilin dinginliği bana da geldi. geldiğimden beri bir huzur hali. bozulmasın hiç:)

yeni keşif zee avi. dinleyiniz huzur bulunuz...


Muzicons.com

27 Temmuz 2011 Çarşamba

kayıp


aynı hafta içinde 3 tane bloga yazmamam ve merak edilmeme dair mail alınca şaşkınlıkla bu postu girmek zorunda hissettim kendimi:)

iyiyim efenim, çokça iyiyim hem de. bir haftadır tatildeyim, bir kaç gün daha buralardayım.

hepinizi öperim:)

9 Temmuz 2011 Cumartesi

kocaman kocaman konuşmak


insan başkasına tavsiye ettiği şeyleri kendisi yapamıyor çoğu zaman. ben de öyleyim. çeşitli diyaloglarda "her şey oluyor hayatta, büyük konuşma" sık sık telafuz ettiğim cümledir. ama kendim kocaman kocaman konuşmaktan alıkoyamıyorum kendimi. çoğunlukla da patlar bu söylemler. neye "asla!!!" dediysem çok ünlemli başıma gelir. bir bakıyorum ki "asla" dediğimi "seve seve??!" yapıyorum.

neyse yine öyle bir haldeyim yani. kocaman kocaman kelimelerin altındayım. kötü bir şey mi bu? görürüz bir süre sonra. iyi olması umudumuz.

gündem özeti verelim:

-havalar parçalı bulutlu, gel git yoğun
-babayla uğraşmaya devam. bugün büyük bi sıkıntıdan kurtulacağız ama umuyorum.
-kitap okuma günlerine geri döndüm. ciddi dikkat sorunu yaşadığım bugünlerde sanırım en uzun konsantrasyonu kitap okurken sağlıyorum.
-spora başladım, bakalım ne kadar sürecek:)


*fotografın konuyla alakası yok tabi:)

4 Temmuz 2011 Pazartesi

mola


bir ada çayı molasını haketmedik mi artık?

sabah ilk vapurla bir saatliğine adaya gitmek, birkaç bardak çay içip yanında üçgen peynirle simit yemek, üstüne bir de iki lafın belini kırmak tüm dertlerin ortasında "en kötü günümüz böyle olsun" dedirtiyor insana.

en kötü günümüz böyle olsun!

29 Haziran 2011 Çarşamba

eski kırık bardaklar



sürprizli güniçi mesajları, kitabın arasına konmuş bir kağıt parçası, içinden çıkan şiir.

"şiir sevmem pek" dedikçe, sevdiren insanlar çevremde.

bugünün şiiri de bu olsun, turgut uyar'dan geliyor... bu arada farkındalık acıtır demiş miydik?

İşte bu ellerimle yalnızım bu inanmazsan bak
Bu saçlarımla bu iyi giyimlerimle paralarımla
Sen varsın ya sen çoğu zaman yetmiyorsun
Uzakta mısın sen misin söylemiyorsun
Bakışın mı eksik dudakların mı anlamıyorum
O adamlar geliyor aklıma karanlık iri yarı
O gemiler ipleri yelkenleri dümenleri dökük
Unuttuğum kırlangıç kuşları kırık bardaklar
Bir ahşap ev taşlıkta yaz günleri bilmesem
Bir testiden soğuk soğuk sızdığını bilmesem
Güç dayanırım

Bu durum tek başıma beni suçlandırıyor
İşte gör sabah akşam baş ucumdayım
Bakın bu ikide birde bozulan güneş
Bu durup dururken sokan yılan
Bu kırık bardaklar çöplüklerde
Aşkın şiirin ölümün en kolayına gitmek
Caddeleri sevmediğim kadınlarda yitirdiğim
Biliyorum sebebini bir bir biliyorum
Öyle kolay kendisi kurtulması söylemesi öyle kolay
Kolaylığından sıkılıyorum
Kurtulmak elimden gelmiyor



22 Haziran 2011 Çarşamba

the giving tree


the giving tree nam-ı diğer cömert ağaç en sevdiğim çocuk kitaplarından. bugün hakkında bir şey araştırırken bu videoyu buldum, pek sevdim. belki siz de seversiniz.

bu arada kitap için şuraya bir tık.

14 Haziran 2011 Salı

alper kamu

Eskiden daha tesadüfi ama daha başarılı kitap seçimleri yapıyordum galiba. Uzun zaman oldu; şöyle tesadüfen bir kitabı elime alıp sonrasında bırakmayı istememe halini yaşadığım. Bir çırpıda okurdum eskiden sevdiğim kitapları, gece yatarken elime aldığım bir kitabı bitirmek için sabah kadar oturabilirdim. Şimdilerde çok yapamıyorum böyle şeyler. Ya “doğru” kitabı bulamıyorum ya da artık “o” kadar da bol vaktim yok.

Geçen hafta Perşembe günü Alper Canıgüz ismini duyana kadar bu hafta tanıtmayı planladığım kitap başkaydı. Ama Alper Canıgüz’ün ikinci romanı olan “Oğullar ve Rencide Ruhlar”ı elime aldığımda “doğru” kitabı bulduğumu ve dolayısıyla yazımın konusunun bu olduğunu anladım. Kitabı elimden bırakamadım, her boş anımda okuyup iki günde bitirdim:)

Gelelim kitaba:)

Kitap İletişim Yayınları’nın Çağdaş Türkçe Edebiyat dizisinden çıkmış. 204 sayfa. Tek bir tür içine koyamayacağım kitabı. Genel olarak ağırlık polisiye özelliklere kaysa da içerisindeki muazzam mizah öğeleri, kahramanın felsefik düşünme tarzı, az da olsa var olan fantastik öğeler kitabı türler ötesi “özgün” bir roman haline getirmiş. Bu kadar sürükleyici olmasının sebebi de bu türler ötesi tarzdır belki de.

“Beş yaş insanın en olgun çağıdır. Sonra çürüme başlar.” cümlesiyle başlayan roman, 5 yaşındaki kahraman Alper Kamu’nun dilinden anlatılıyor. Alper, çocukluğun verdiği kıvraklıkla her yere girip çıkan, hayata dair derin tespitler yapan “küçük filozof” kıvamında fırlama bir oğlan.

Küçük bir mahallede yaşanan olayların içerisinde buluyor Alper kendini birden (buluyor mu, kendisi mi dalıyor olayların içine orasını kitabı okursanız kendiniz görün:) ). Ortada bir cinayet, birden fazla şüpheli, garip ilişkiler yumağı bir de bu yumağı çözmeye çalışan Alper var. Roman göz göre göre olmasa da oğullar üzerinden ilerliyor, alttan alta oedipus kompleksi ile ilgili mesajlar görüyoruz.

Keyifle, gülümseyerek hatta zaman zaman kahkahalarla okudum ben bu kitabı. Konusu ile ilgili çok fazla bilgi veremiyorum okumak isteyenler olabilir diyerek:)

Kitabın içinden tadımlık birkaç bölümle bitiriyorum yazımı…

öperim gözlerden...

“Hayatımdaki tek iyi şey artık anaokuluna gitmek zorunda olmayışımdı. Zarardan kar. Uzun süre annem ile babama anaokulunun bana göre bir yer olmadığını anlatmaya çalışmıştım aslında. Bütün rasyonel dayanaklarıyla. Hiç bir işe yaramamıştı maalesef. İlla ki uykumda kan ter içinde tepinmek, servis minibüsü kapıya geldiğinde küçük çapta bir sinir krizi geçirmek gibi yöntemlere başvurmam gerekecekti derdimi anlamaları için. Kepazelik. İnsanı kendinden utandırıyorlardı.”

“Kendilerini hep dışarıda bıraktıklarıyla tanımlayan insanlar böyledir. Bir tür uyuşturucu, alttan alta hep var olan sessizliği işitmelerini önleyen bir tür gürültüdür. Kahkaha onlar için. Gülmek, hayatla yüzleşmekten korur onları. Diyeceğim, kafası karışık, kayıp tiplerdi işte. Açıkçası hiç umudum yoktu bunlardan. Birkaç yıl ota boka gülüp ne kadar farklı olduklarını düşünecekler, sonra da “aslında” ne kadar farklı olduklarına inanmayı sürdürerek sefil bir orta sınıf hayatına adım atacaklar”

“Gerçek acı sessizdir, bir huzurevi gibi.”

“Kadınlar istediğini alamadığında sinir olur aldığında ise pişman.”

“İnsan yüreği sarkaç gibiydi işte, istediği noktaya ulaştıktan sonra tüm hızıyla ters tarafa kaymaya başlar…”


**dün bir arkadaşıma alper canıgüz'ü överken, onu tanıdığını öğrendim. hatta "arayıp, çağırayım" dedi liseli çocuklar gibi heyecan yaptım. hamarat diva için yazmıştım bu yazıyı. şimdi tam vaktidir diyerek buraya koyuyorum.

*** bu arada oğullar ve rencide ruhlar'ın devamı geliyor. april yayınlarından, heyecanla bekliyorum:)


tırtıl




sabah gözünün içine dolan güneşle uyanıyorsun uzun zamandır hiç olmadığı kadar huzurla... doğruluyorsun yatakta. telefonunu alıyorsun eline. klasik "günaydın" mesajı bugün biraz farklı. "günaydın, yatağın yanındaki raftan bir kitap al rastgele açacağın bir sayfayı oku, hep şarkılardan fal tutacak değiliz ya!"

"Korkuyor," dedi Tenar.
"O yüzden de çadırının içinde saklanıyor. Benim ne olduğumu zannediyor?"
"Senin ne olduğunu nereden bilebilir?"
Lebannen yüzünü astı. "Kaç yaşında?"
"Genç. Ama erişkin biri."
"Onunla evlenemem," dedi genç kral, ani bir kararlılıkla. "Onu geri yollayacağım."
"Geri çevrilmiş bir gelin, şerefi lekelenmiş bir kadındır. Eğer onu geri yollarsan Thol evinin şerefini kurtarmak için onu öldürebilir. Büyük bir ihtimalle ona hakaret etmeye çalıştığını düşünecektir."

Elimde Ursula K. LeGuin'in Yerdeniz serisinden "öteki rüzgar". açıp baktığım sayfada yazanlar bunlar:)

kitabın son sayfasında notlarım var...

metod A2
çağdaş sos. teo. A2
kent sos. A2
Gelişim psi. A1
Aylin A1

10 Haziran 2011 Cuma

güneş





sezonun şortlu ilk günü...

ayakkabılardan kurtulmuş çimenle buluşmuş ayaklar... çimenlerde yatarak geçirilen 1,5 saatlik kaçamak. kulağımda mabel matiz. keyifsiz olacak hiçbir şey yok.

baktığım gök bu.



7 Haziran 2011 Salı

hopa, giden günler ve tıklamak için birkaç link


geçen hafta pazartesi yazmışım en son. neler olmadı ki 8 günde.

memleket meseleleri çokça yordu, üzdü, endişelendirdi ve dellendirdi bizi. detaylıca anlatmaya gerek var mı bilmiyorum ama özet kıvamında birkaç yazı linki vereyim hemen...

özet minvalinde buraya bir tık.

hopa'da öldürülen dostumuz, yoldaşımız metin lokumcu için şuraya bir tık.

hopa'da yaşananlar üzerine yapılan protestolar için buraya bir tık.

yaşananlar üzerine alper taş'ın yazdığı yazı için buraya tık.

hopa'da yaşanan olaylar için yapılan protesto sonrasında takip edilip 20 tane polis tarafından kalçası kırılana kadar dövülen Dilşat'ın açıklamaları için buraya tık.

- bütün bunlardan ayrı, BirGün gazetesi sorumlu müdürü İbrahim Çeşmecioğlu bir süre önce beyin kanaması sonucunda hastaneye kaldırıldı. hala orada... çıksa artık.

barış ince çok güzel yazmış okuyunuz... tık


*günlerin getirdiği şarkı da bu....

30 Mayıs 2011 Pazartesi

Yolgeçen Hanı



Toparlanıyor kafam. Aynı sayfayı 3 kez okumadan kitap okuyabiliyorum eskisi gibi, kafamı vererek. keyfim yerinde yani...

Uzun zamandan sonra ilk kez kitapçıya girip kitap aldım. Pınar Selek'in ilk romanı Yolgeçen Hanı.
Okuyunca üzerine yazmak istiyorum. Çok uzun sürmez sanırım.

Depresif haller gitti, hepinizi öbdüm canlar!

29 Mayıs 2011 Pazar

dandini dandini dastana


daha önce bu projeden bir ninniyi koymuştum bloga. şimdi devamı gelsin...

lullabies of the world uzun zamandır rastladığım en heyecan verici projelerden biri. rus animatörler. dünyanın dört bir yanından ninnileri derleyip, animasyon haline getirmişler. hepsini izledim, hepsine bayıldım.

web sitelerinden incelenebilir. buyrunuz

bu da yunanca bir ninni...

27 Mayıs 2011 Cuma

beni de al

Bu kampanya Türkiye‘deki keyfi adalet işleyişinin mağduru olan arkadaşımız Hüseyin Edemir ve onun gibi adalet arayan herkes içindir ve,

ONLAR İÇERİDE İSE BENİ DE AL!

diyenlere bir duyurudur!

Türkiye’de adalet anlayışı “devlete karşı işlenmiş suç” söz konusu olduğunda, suçun soyut biçiminden ileri geliyor olacak, sanıkların “suçsuzluğu ispat edilene kadar suçlu” olduğunu varsaymaktadır. Bu işleyişin gerekleri yerine getirilirken arkadaşımız Hüseyin Edemir ve onun durumundaki birçok arkadaşımız, kardeşimiz, ablamız ve ağabeyimiz mağdur olmaktadır. Bir tarafta Hrant Dink‘in katilleri adaletin ‘keyfi‘ işleyiş çarkına takılmazken; Pınar Selek niye sürgünde kaldı? Hüseyin Edemir neden hala F tipi cezaevinde? Ve… “Suçsuzluğu ispatlanana kadar suçlu” sayılan Hüseyin daha ne kadar adaletin keyfini bekleyecek? Biz diyoruz ki, bu işleyiş, tüm vatandaşları tehdit eden bir anlayıştır!

Hüseyin neden ve nasıl tutuklandı?

Arkadaşımız Hüseyin Edemir Ankara Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde (ODTÜ) burslu olarak yüksek lisans eğitimi alıyordu. Eğitiminin bir kısmını da Berlin Humboldt Üniversitesi’nde geçirerek, tezini orada hazırlayacaktı. Nişanlanmak üzereydi. Tüm planları polis tarafından yapılan bir kimlik kontrolü sonucu değişti. 2009′da başladığı eğitiminin birinci yılını başarı ile tamamlayıp sömestr tatili için İstanbul’a gelen Hüseyin, 31.01.2010 tarihinde, bir GBT kontrolü sırasında, haberdar olmadığı bir davadan “arandığı” için gözaltına alınıp 01.02.2010 tarihinde çıkarıldığı mahkemede yasadışı sol örgüt üyesi olduğu şüphesiyle tutuklandı. 14 ay içinde 4 mahkemeye çıkan Hüseyin üç ayrı hapishanede tutuldu: Metris, Tekirdağ 1 Nolu F Tipi ve Edirne F Tipi…

Savcı bile beraatini istedi! Hüseyin hala F Tipinde!

12 yıl önce hukuka aykırı olarak yapılan bir aramada elde edildiği söylenen bilgisayar çıktısı bir belgeye dayanan tek delilin geçersiz sayıldığı son duruşmada savcı tarafından dile getirildi ve savcı Hüseyin‘in beraatını talep etti! Ortada suç ve delil olmamasına rağmen, mahkeme “kuvvetli suç şüphesinin varlığına işaret eden olguları” gerekçe göstererek tutukluluk halinin devamına karar verdi. Hüseyin şimdi özgür ve Berlin‘de eğitimini tamamlıyor olabilirdi. Ama Hüseyin şu an suç işlediğini öne sürecek geçerli belge olmamasına rağmen F tipinin adaletsiz koşullarında adaleti bekliyor. Bu arada burslarla sürdürdüğü eğitimi ve bütün bir hayatı ellerinden kayıp gidiyor. Soruyoruz: bir kişinin F Tipi Cezaevinde tutuklu bulunması başlı başına bir cezalandırma biçimiyken, suçu sabit bulunmamasına rağmen Hüseyin neden hala F tipi cezaevinde? Neden sürekli hücre cezalarına, açık görüş yasaklarına maruz kalıyor?

Bu adalet anlayışı içinde hepimiz suçluyuz!!!!

Biz, “kuvvetli suç şüphesi” altında tüm vatandaşların suçlu muamelesi görmesinin ve bu sebep ve gerekçeyle cezalandırılmasının meşru olduğu bu işleyişe karşıyız. Eğer maddi delil olmaksızın bir şüphe durumu hepimizi suçlu yapabilecek ve cezalandırılmamızı meşru kılabilecekse hepimiz suçluyuz ve haykırıyoruz: BİZ DE SUÇLUYUZ O HALDE: BENİ DE AL!

Hüseyin’e Özgürlük İnsiyatifi !

haberdar olmak için sık sık http://huseyineozgurluk.net adresine bakınız...

25 Mayıs 2011 Çarşamba

Kadınlar Sokağa

Yaşamın erkekler, patronlar ve AKP iktidarı tarafından kuşatıldığı bir ülkede, seslerinin boğulmasına izin vermeyenler, kadın cinayetine karşı yasta değil isyanda olanlar ayağa kalkıyor.

Yasaların kadınların yaşamlarının koruması yönde düzenlenmesi için, işten çıkartılan, güvencesiz çalıştırılan, ev içindeki emeğinin karşılığını alamayan kadınlar yani görünmeyen emek ayağa kalkıyor! Bütün kadınlar sosyal güvence istiyor. Emeklerinin, bedenlerinin, kimliklerinin savaşlarla daha fazla sömürülmesine izin vermeyeceklerini söyleyen kadınlar 29 Mayıs Pazar günü saat 12.30’da Kolej kavşağında buluşuyor.

www.sendika.org 'dan alıntıdır.

23 Mayıs 2011 Pazartesi

erik


hep güzel bi' şeyler olsun öyle yazayım diye bekliyorum. olmuyor, içimden yazmak gelmiyor benim de...

* babanın durumunda bi' değişiklik yok. bu hafta yine doktor doktor gezeceğiz sanırım.

* benim klasik tahlil dönemlerim de başladı. heyecanlı bekleyişler geri geldi. gelmeyeydi iyiydi.

* geleneksel 19 mayıs antalya tatili bu sene side'de gerçekleşti. ilk iki gün pek keyifliydi (ikinci günün sonunda dirseği dağıtmam dışında). cumartesi sabahı kötü bir haberle uyandık. emo çalışanı servet abi'yi bir trafik kazasında kaybettik. çok ani oldu, hepimizi çok üzdü.

*pazar günü yolda kalan araba, şehirlerarası yolda otostop vb. maceralarla cenazeye gittik. insan bi noktaya kadar güçlü durabiliyor, en azından "-mış gibi" yapabiliyor da mezara konulduğu an bitiyor her şey. çok zor. çok. ailesine ve en çok da küçük elif su'ya sabır diliyorum.

*istanbul'a dönüş de maceralı bi yolculuk sonunda gerçekleşti. ilk defa eve dönmeyi bu kadar çok istedim ve ilk defa eve girdiğimde kendimi koltuğa atıp iyi ki buradayım dedim. ilk defa kendimi başka bir yerde bu kadar güvensiz, evde de bu kadar güvenli hissettim.

*velhasıl hayat bu ara fazlaca üstüme gelmeyi sürdürüyor. ama geçecek bu süreç de sanırım.

* ve ben bir süre böyle bıdırdanmak yerine film, kitap, albüm vs. önerilerine geri döneceğim.

*fotograftaki kedi gibi kıvrılıp yatayım istiyorum bi yerlerde hep, bir de erik yiyeyim sürekli...

5 Mayıs 2011 Perşembe

hıdırellez



aslında bu ülkede hıdırellez'e 39 yıl önce gölge düşmüş, hıdır yetişememiş... gitmiş göz göre göre üç fidan. ölümün anlamlısı olur mu bilinnmez ama 39 yıl önce bugün asılan deniz, hüseyin ve yusuf'un avukatları halit çelenk bugün hayatını yitirdi. her yıl mezarının başında andığı denizlerin yanına gitti. bşr arkadaşım şöyle bir şey yazmış bugün üstüne söz söylemeyeyim: "Halit Çelenk Denizlerin yanına göçmüş. 6 Mayıs'ta sarılacakmış onlara. Çok sevmişti onları, çok özlüyordu ama ama saatini kurduğunu bilmiyodum."



ankara'dayken benan'dı bu hıdırellez işlerinin dürtücüsü. hiçbir şey yapmasak sabah kırmızı kumaşa sarılı paralarımızı tutuştururdu elimize... istanbul'a yerleştiğimden bu seneye kadar 3 senedir ahırkapı'ya gittim. ama evde dilenen dileklerin tadı olmadı. beraber bir şey yapabilmek sanırım mesele.

ve bugün ben, tek başıma paraları hazırladım; bir kendime, bir ablama (benan kendine yapmıştır çoktan). kağıda dileğimi çizdim, tek olsun büyük olsun dediğim için biraz zor oldu seçmem.. toprağa gömüldü dilek, dala asıldı paralar. güzel olsun her şey diye bütün bunlar...

bunu da dinleyelim...

3 Mayıs 2011 Salı

aşk örgütlenmektir


biraz gecikmiş bir haber olacak ama yine de duyduk duymadık demeyiiiiiin, bandista'nın yeni albümü çıktı. buradan dinleyebilirsiniz, indirebilirsiniz, dağıtabilirsiniz.

benim favorim aşk şarkısı. en önce onu dinleyin. ben de sözlerini yazayım tam olsun:)

aşk inadına, aşk devrimdir
mağlup, galip ve nikbindir
her sabah, her gece
mücadeledir

aşk bir molotof kokteyli
bazen elde kalem misali
daim doğrudan eylemdir
pasif direniştir

aşk istanbul’da bir sokak
berlin’de bir squad
b1r, i2i, 3ç bazen binlerdir
aşk örgütlenmektir

aşk meydandır, aşk aleni
maskesiz yürümektir
kırılmış bir tüfektir
müşterektir

aşk bir kadim punk tutumu
karakızıl bayrak oldu
mor, yeşil ve pembedir
rengarenktir

aşk ankara’da bir meydan
atina’da yanan çam
alevler içindedir
aşk diyalektiktir

28 Nisan 2011 Perşembe

28.04.2011

"Mia Aioniotita Kai Mia Mera" (Eternity and a Day) from Kiarostami on Vimeo.

bir sürü şey birikiyor yaz(a)maya yaz(a)maya...

baba 3 hafta sonunda yine hiçbir teşhis konulamadan taburcu ediliyor. 3 hafta hastane sıkıntısı çektiğine mi yanalım, ikinci kez aynı süreçten geçip yine bir şey bulunamamasına mı bilemedim.

iş güç aynı yoğunlukta

bahar da gelemedi zaten

daha ne yazayım ki ben!

*video konudan bağımsız. dolayısıyla bu yazacağım da: "belki de bilmemek ve hayal etmek daha iyidir."

23 Nisan 2011 Cumartesi

her neyse

bitmez bahar temizlikleri başladı yine. her şey bitmiş gibi fotograflara el attım sabah sabah. yatagın üstüne döktüm tüm fotografları. uzun zamandır yapmak istediğim albümleme işine girişeyim dedim. ne güzel anılar biriktirmişim dedim çoğunlukla. sonra bir fotograf geldi elime, azıcık içim daraldı. ama azıcık.. redd dinliyordum yine. ve gelmiş geçmiş en efendi özlem şarkısı çıktı.

dinleyin hak vereceksiniz...


*fotograf düzenleme hususundaki motivasyon gitti tabi. tüm fotograflar kutulara doldu. kalktı dolabın üstüne. belki yarın yine çıkarlar:)

21 Nisan 2011 Perşembe

masal

Masal from Redd on Vimeo.

redd bayıla bayıla dinlenilen bir gruptur zaten. böyle bir kliple görmezden gelmedikleri, cesaret ettikleri için tebrik etmek lazım kendilerini.

tam da basılmayan kitaplar toplatılmışken

tam da dün ibrahim oruç polis tarafından öldürülmüşken, ölü bedenine tekmeler yağdırılmışken...

içimizdekileri dışavuran redd'e teşekkür olsun...

sözlerini de yazalım tam olsun (alınteri değil copy-paste)

şu an son kez bakıyorum kendi gözlerimden
yakında değiştirecekler beni, istemeden
ben mi seçtim ki bu oyunu, kurallarını seveyim?
bir zar atımı diyordu adam, belki de önce onu dinlemeliyim

inan çok zor
bu küçük ellerle dünyaya tutunmak
çok zor, inan çok zor

gölgesi düşerse ruhuma benden önceki her şeyin
perde açılmadan önce kendime gelmeliyim
ben mi diktim ki bu kostümü, neden giyeyim?
hayat başladığı gibi biter
belki de rolümü boşvermeliyim

inan çok zor
bu küçük ellerle dünyaya tutunmak
çok zor, inan çok zor

10 Nisan 2011 Pazar

şüpheli şairin şiiri

yine uyku yok ki bana bu gece. başladık yine...

bu da gecenin şarkısı olsun

çeşmim, çarem, çarmıhım
cümlen kopkoyu bir bıçak sırtında yana yana sevişmeye benzer
sihrim, sahim, sarhoşluğum
hücren kan kırmızı bir güneş batımında üşüyerek sevişmeye* benzer
gel yetimimden bir kez ısır beni
gel yittiğimden savur tekrar bul beni
ben mahremimden bir cam çocuk yontmuştum sana
bir bahar vaktiydi, hamdım
titredim dalında duysana
şimdi yürekte kuyu kuyuda et kemik
ve yaralı yamalı bir çıkrık sesi
seni ağladık aynı kahvenin köşesinde
günlerden pazartesi

8 Nisan 2011 Cuma

öyle

haftalar sonra 12'yi görmeden uyudum dün gece. (uyku yoktu pek ama herhangi bir şey yapacak motivasyon da yoktu. kafada kuruntulara yol açmamak için uyumak en iyisi denildi.)

saatler 6:00'a ayarlandı ama gün seçeneği işaretlenmediği için saat çalmadı. 6:39'da gözler açıldı. çalışmak gerekiyordu, ama uyanmak istenmedi. 15 dk kadar yatakta dönüldü. en sonunda kalkmak lazım denip kalkıldı.

el, yüz yıkandı. salona geçildi. bilgisayar açıldı. bi' bardak süt koyulup masanın başına geçildi...

maillere bakıldı, blog açıldı. ses yoktu, kapatıldı.

telefonla ilişki asgariye indirildiğinden mümkün mertebe uzak duruldu kendisinden...

süt içildi, mutfağa gidildi, bir elma alındı. saat 7:30 olmuştu ve hala çalışmaya başlanmamıştı.

kafada bi miktar can sıkıcı sorular dolaşmaya başladı, bu hal sevilmedi. yann tiersen arşivi böyle ruh halleri için muhteşemdir denildi, açıldı. güneş de göze girince bi miktar keyif geldi.

defter alındı. bugüne dair "to do list" hazırlandı. listenin başına "sorgulama" yazıldı.

sonra zep geldi. onunla yeni kitaplara bakıldı. servisin yaklaştığı haberini alınca evden çıkıldı... "do; bir külah dondurmaa" şarkısı eşliğinde servise gidildi. el sallandı.

eve dönüldü. keşke çıkmışken sütle gazete alsaydım denildi. gerisin geriye çıkıldı evden, bakkala gidildi. gazeteyle süt alındı. geri dönüldü.

oturuldu masanın başına, çalışıldı bi miktar. sonra çay demlendi, içine bi tutam kaçak çay da eklendi.

çay içildi, çalışıldı, kuruldu kafada bin şey...

sonra bu yazı yazıldı, blogda yazılan en anlamsız yazı belki de...

kime ne?

6 Nisan 2011 Çarşamba

mın dît - ben gördüm

çok uzun zamandır izlemek istiyordum bu filmi. bu akşam planlarında çalışmak, haftasonuna iş bırakmamak vardı aslında ama ben gülistan'ın gözlerini görünce filmi bırakamadım.

teknik olarak iyidir, kötüdür... yorum yapacak yetkinliğim yok ama bu film benim canımı çok yaktı. bittikten sonra da uzun süre sadece durdum bişi yapmadan. sonra sözlükte yazılanları okudum, insanlara şaştım...

çok spoiler vermeyeyim. tavsiye ederim efenim...

film hakkında detaylı bilgi için tık.

if i lay here, if i just lay here...



günün, haftanın hatta son zamanların şarkısı olsun bu... severdik zaten çokça sabah greys anatomy'nin son bölümünü izlerken bir kez daha hatırladık. sevdik çokça yine.

sözlerini de yazayım tam olsun mu? (alınteri değil, sözlükten copy paste:))

we'll do it all
everything
on our own

we don't need
anything
or anyone

if i lay here
if i just lay here
would you lie with me and just forget the world?

i don't quite know
how to say
how i feel

those three words
are said too much
they're not enough

if i lay here
if i just lay here
would you lie with me and just forget the world?

forget what we're told
before we get too old
show me a garden that's bursting into life

let's waste time
chasing cars
around our heads

i need your grace
to remind me
to find my own

if i lay here
if i just lay here
would you lie with me and just forget the world?

forget what we're told
before we get too old
show me a garden that's bursting into life

all that i am
all that i ever was
is here in your perfect eyes, they're all i can see

i don't know where
confused about how as well
just know that these things will never change for us at all

if i lay here
if i just lay here
would you lie with me and just forget the world?

29 Mart 2011 Salı

ada'm

hücredeki adalının rüyası

taş duvar, demir, karyola ve yerlerde sayısız izmaritler,
helanın pis kokusu, rutubetli, sıkıntılı, nikotinli,
insanı serseme çeviren kurşun gibi ağır bir hava,
duvarlar sanki soğuk dalgaları imal ediyor.
istediğiniz kadar üzerinize kalın şeyler giyinin,
oligarşinin hücresinde soğuğu yenmek imkansız.
ranzanın karşısında kafesli demir kapı,
arkasında mehmet.
görevi dakikası dakikasına beni denetlemek
mehmedim utanıyor, kahroluyor.
"askerim ağam n'aparsın" diyor.
aslında o' da tutsak.
ben hücre içinde, o hücre önünde.
günde beş kez büyük başlar bakar içeriye;
yüzlerinde tecessüs.
"çılgın adam, 3-5 kişi ile koskoca karanlıklar
imparatorluğuna kafa tutan adalılar"
ama yine de "çılgın adamın" karşısında
bir eziklik duyuyorlar, o başka,
gündüz, gece diye bir ayrım yoktur hücrede,
zaman ve mekan özümlenmiş artık.
sadece koldaki saattir, geceyi gündüzü bildiren.
işık yirmi dört saat yanar.
bir nefes, bir dumandır yoldaşım.
cigaramı her çekişimde duman olur,
uçar giderim, ta uzaklara,
çoğu kere ada'ma giderim,
cigaramın dumanı, beni memleketime;
ada'ma götürür.
kahpe istanbul'un, kahpe bir bölgesinde,
bir evdeyim yoldaşlarımla beraber.
bu ev, yoldaşlık- dostluk-kardeşlik-mertlik-kazanç ve sevgi evidir.
bu evde, her şey o kadar güzel ve o kadar anlamlıdır ki...
ev de değil ada, ada!
satılmışlığın, kahpeliğin, riyakarlığın, adiliğin
ve her çeşit
aşağılık ve her çeşit yabancılaşmanın karışımı olan,
karanlık denizi'nin ortasında,
güneşi batmayan bir ada.
ben ne şuralıyım, ne buralı,
adalıyım adalı,
ada'm ormanlıktır.
dostluk, yoldaşlık, mertlik ormanı,
bütün ada'mı kaplar.
erdemin güneşi, yirmi dört saat aydınlatır adamı
biz ada sakinleri bilmeyiz karanlığı.
ben adalıyım ey kahpe hücre, ada'lı
doğru ya sen nereden bileceksin ada'mı.
asırlık, feodal,
militarist, hücre.
ya sen, öküze benzemek için kasılan, şişen
haset kurbağa hilkat garibesi bilir misin adamı?
dünya karanlıktır, güneşi batmayan böyle bir ada
yeryüzünde yoktur.
değilmi ki karanlıklar cücesi, zavallı acuze?
ya sen yarasalar şairi, pişkin cacomcho?
değil şiirlerde, masallarda bile böyle bir ada yoktur.
böyle bir ada eşyanın tabiatına aykırıdır.
senin için değil mi karanlıkların kapkara şairi?
senin dediğin eşyanın değil,
karanlığın tabiatına aykırıdır.
karanlık cüceleri, acuzeler, dürzüler...
yarının türkiyesi'nin hayvanat bahçesinde teşhir edilecekler...
ada'm kalabalıktır hain hücre:
elde mitralyözüyle,
sierra maestra'da, falcon'da, vietnam'da
mozambik'te, angola'da, sina çöllerinde...
özgürlüğün türküsünü söyleyenler.
zulme, kahpeliğe, sömürüye karşı...
dişiyle, tırnağıyla üç kıtada karşı koyanlar
benim evlatlarımdır kahpe hücre.
benim adamın ormanlıklarından aldıkları fideleri,
"birer birer dikiyor, kahpeler koalisyonunun dünyasına

kel dünya, ada'mın ağaçlarıyla ayıbını örtüyor,
güzelleşiyor artık.
iyi bak bana feodal duvar, iyi tanı beni.
seni yerle bir edecek adalılar'ı iyi tanı.
ada'm ve hemşerilerinin çoğu ne halde diye
dudak bükme, orospunun dölü utanç duvarı
evet ada'mı karanlığın suları bastı.
evet, benim gibi birçok adalı çirkef suların altında,
ama boşuna sevinme, ada'm batmaz, yok olmaz
ada'm sadece karanlık denizinde yerini değiştirdi.
hepsi o kadar.

mahir çayan


28 Mart 2011 Pazartesi

bundan istiyorum vol:2



daha önceleri yazdığım şu yazıdaki yüzükten sonra iki tane daha istiyorum. yine de favorim birinci yazıdaki kuşlar. istekler bitmez:)


duyduk duymadık demeyin! yeni blog


bi süredir buraları boşladım evet. ama her an geri dönebilirim. zira yeni bi blogla düzenli yazma hevesim geri gelmiş durumda. bu hevesle birlikte kafamda uçuşanlardan oraya yazamadıklarımı buraya yazarım ben de...

-neymiş bu yeni blog?
-efendim yeni blogumuz ısmarlama fotograflar ulvigo'yla beraber açtığımız bir şey (belki ilerde genişler ekip, kimbilir).

-napıyorsunuz siz orda?
- birbirimize fotograf ısmarlıyoruz. elde edilen fotografların altına bir iki kelam çiziktirip yayınlıyoruz. eğleşiyoruz yani bi miktar:)

bekleriz efenim oralara da...

25 Mart 2011 Cuma

çocukluğun soğuk geceleri


dün gece, dalgın karanlık bi saatte, içim daralmışken aldım elime yine bu kitabı. biliyorum aslında öyle ruh hallerinin kitabı olmadığını. iyice karartıyor insanın ruhunu. ne yapsa bilemiyor insan...

neyse geçti gitti. sabah kuş sesleriyle uyandım yine..

bi parça alıntılayım kitaptan...

"karanlık, uzun geceler vardır. kapalı gözlerle uzandığım. birkaç saatin bana ait olduğu karanlıklar. bazan fırtına sesi işitilir. bazan pancurların çinkolarına gür yağmur damlaları çarpar. içime denk gelir yağmurun coşkusu, ıslaklığı. çoğu kez sokak köpekleri havlar. köpek havlamaları, bir köyde ya da orman kıyısında bir evde yattığım duygusunu uyandırır bende. hiç bitmesin isterim havlamaları. sabah kalkınca bahçeye, kıra çıkayım isterim. yazı yazarım bu saatlerde. uzun uzun. hep düşlerde yazmaktır bu. kalkmak isterim. kalkarsam, denize vuran ışıkların parlaklığını görürüm. ve ağaçların koyu gölgelerini. evler, geceden daha karanlıktır. bazı odalarda ışık yanar. uyandığımda yitmiştir yazdıklarım."

16 Mart 2011 Çarşamba

lullaby in yiddish


çok gezmişti bu video bi aralar facebook'ta, bulamamıştım sonra.. öyle gezinirken rastladım. bloga ekleyeyim de gözümün önünde dursun dedim. çok seviyorum hem müziğini hem klibini...

taş uykusu



aslı tohumcu'yu mesleki algı:) sebebiyle radikal'de yazdığı çocuk kitabı eleştirileriyle tanıdım ben. severek okudum yazdıklarını, ufkumu açtı çoğu zaman. sonra bir gün çok sevdiğim erkek egemen site afili filintalar'da yazmaya başladığını farkettim, pek bi sevindim.

Taş Uykusu Aslı Tohumcu'nun okuduğum ilk kitabı. Bir otobüs dolusu insan, bir yolda, her durakta ayrı hikaye. Monologlar, monologlar... Bir yol hikayesi diyebiliriz. Yolcuların hayatlarına baktığımızda şiddetin her türünün nasıl içselleştirildiğini, nasıl da hayatımızın içinde olduğunuz farkediyoruz acı bir biçimde... Bir de yakın tarihimizde yaşadığımız bazı olaylar gözümüzün önüne öyle bir ustalıkla seriliyor ki, hatırlamak zor da olsa iyi geliyor.

Ben kitabı daha fazla anlatmayacağım. Alın okuyun derim. Benim için sırada Abis ve Şeytan Geçti var.

14 Mart 2011 Pazartesi

zor günler


martın 1'inde okuduğum aylık astroloji haritamda mart ayının muhteşem geçeceğini, belki hayatımın aşkını bulacağımı vs. söyleyen susan miller teyzemize buradan sevgilerimi gönderiyorum. martın ilk onbeş günü son yılların en abuk günleriydi herhalde.

önce kedik gitti malumunuz. (bkz: bir önceki post)

sonra 8 mart da dedemi kaybettik. ağırlaşmıştı durumu son zamanlarda yazmıştım şurda. belki içten içe bekliyorduk ama zor oldu. çok zor oldu...

şöyle bir şey yazmıştım sözlüğe sıcağı sıcağına dedenin ölmesi başlığına:

garip bir hissiyat yaşatıyor bünyede. üzüntü desen, değil. onun adına rahatlama desen, değil. garip bir hissiyat dedim ya, öyle işte. çok severim dedemi ben, gerçekten çok. öğrendiğim andan itibaren bir damla bile gözyaşı dökmedim. hep güzel anlar geliyor gözümün önüne. çocukluğum, akyazı, teras, sultanahmet bir de kulağımda hep "napıyosun dede?" sorusuna verdiği "göbek atıyom" derkenki sesi. son ziyaretine gittiğimde iyi görmemiştim hiç, hatırlayamıyorum şimdi o hallerini. hatırlamayayım da hep buradaki gibi gelsin gözümün önüne.

çok özlerim ben onu, şimdiden biliyorum...

sonra cenaze günü zibidi gibi giyinmemden, sonrasında hissizleşmemden en son üzüntüden kaynaklı ufak bir donma tehlikesi atlattım. sonrasında taziyeydi, koşturmacaydı iyice yoruldum. pazar günü göğsüme oturan adam yüzünden kendimi acilde buldum. bi kolumda serum, ağzımda oksijen maskesi 3 saat takıldım. akciğer filmleri vs derken zatüre başlangıcı ve ortakulak iltihabı teşhisiyle bi poşet ilaçla eve sepetlendim.

şimdi üç gün boyunca hastaneye gideceğim bi saat çeşitli ilaçlarla şenlendirilmiş oksijeni alacağımi kafayı bulup evime döneceğim...

hayat zor oluyo bazen...

heee kedik döndü bu arada. küçük olduğu için risk az olsa da hamiledir beki de...




8 Mart 2011 Salı

kedik gitti...

kedik pazar gecesi camdan hop diye aşağıya atladı. önce alt komşunun bahçesinde maymunluk yaptı oynadı, sonra kocaman bi kediden korktu en son apartman görevlimizin iyi niyetli (?!) girişimi sonucunda bilmemkaç tane arabanın bulunduğu otoparka kaçtı. o gün ve sonrasında defalarca elimde mama kabı etrafımda on tane kediyle aradım ama yok:( gelir diyorlar geri... gelsin!

çokça mutsuzum

26 Şubat 2011 Cumartesi

delidelikafalar



buzz gibi bir istanbul sabahından günaydın a dostlar!

karanlık havaya, gece açık bırakılan pencereden kaynaklı tutulan boyuna, bir kısmı kayıp geceye rağmen uzun zamandır var olan keyif hali sürmekte. kar yağsa bugün mesela çok çok, yattığım yerden izlesem, yataktan çıkılmasa hiç filan.

bugün için to do list:
- temizlik (olmazsa olmaz:))
- grey's anatomy son bölüm
- volkan'ın beresi bitirilecek
- kitap okunacak bol bol (ne mi okuyorum bu sıralar? Bitmeyen Yolculuk, bununla ilgili ilerleyen zamanlarda mutlaka yazacağım)
- uzun zamandır ellenmeyen fotograf makinası ele alınsa fena olmaz...
- bir de dikiş makinasına el atılsa tam verimli pazar günü:)

size pazar gününün keyfine yaraşır şu parçayla veda ediyorum, bence bugün yine gelirim...

öbdüm bye..


*fotograf konudan bagımsız ama o da güzel bi günden:D

18 Şubat 2011 Cuma

yitirmeden

Blog son zamanlarda şarkı paylaşım platformuna dönse de, bunu paylaşmadan edemeyeceğim. pinhani yeni, bir şarkı yapmış, bi de güzel klip çekmiş. çok güzel olmuş.

temmennimiz şarkının kavak yellerinde yer almaması ve bakir kalması...




sözlerini de yazayım tam olsun:

Durup düşünmeye zamanın olur mu?
Yitirmeden anlamaz insan
Sevdiklerin yolun sonunda
Sarıl her fırsatında o insana,
Arkasından ağlayan olma
Geri getirmez çok ağlasan da
Durur, durur belki başucunda
Annen baban kendi çapında
Abin bile kırk yedi yaşında
Ömür, ömür sanki bi kara kutuymuş
Günü gelince herkesin açılmış
Ama sorarsan hep geç kalınmış
Güzel günlerimizin bittiğini sanma
Belki bir daha böylesi olmaz
Ama her bi gün güzel aslında

Yakın durmanın zor olduğu ortada
Uzak olmak her zaman en kolay
Ama en zoru yalnız olunca
Uyur… Uyur belki hep yanında
İlk sevgilin kendi solunda
Her hatıra asılı duvarında
Ömür… Ömür sanki bi kara kutuymuş
Günü gelince herkesin açılmış
Ama sorarsan hep geç kalınmış
Uyur… Uyur belki hep yanında
İlk sevgilin kendi solunda
Her hatıra asılı duvarında
Ömür… Ömür sanki bi kara kutuymuş
Günü gelince herkesin açılmış
Ama sorarsan hep geç kalınmış

14 Şubat 2011 Pazartesi

sen hep belki dedin

bu güzel bi şarkı... pek de uydu, cuk da oldu...

ev dağılmasın diye, kovduğum tutkuları
aradığım kadıköy sokakları.
gençler geçti ellerinde;
“yalnızlığa geçit yok” pankartları.
ya da ben unutmadım sevdiğim kadınları.
hazirlayan ve sunan “bendim” bu şarkıları.
savuşturdum amansız taarruzları,
sen hep belki dedin, belki.

geçmiş yalnızların izinde
selamı kesmişiz tutkuyla.

uyandık pazar, dünya kapalı.
görmeyeli uzun zaman olmuş bazı dostları.

dokunulmak istedin, konuşulmak istedin.
zamanlar, sağlıklar, ilaçlar istedin.

marketlerde açtın kalbini
ilk fırsatta ara beni.

yediğimiz naneler, bu şehir, bu caddeler
daha neler neler.

meydanlarda açtın kalbini
ilk fırsatta ara beni.

belki tutkuyu bekletmemeli.
belki cephane çoktan bitti, umut bitmedi.

ilk fırsatta ara beni, belki, belki
sen hep belki dedin.


burdan da dinlenilsin tık tık

9 Şubat 2011 Çarşamba

somewhere over the rainbow


sabahtan beri 5. kez filan dinliyorum bu şarkıyı...tam da bu zamanlara, yüzümdeki beklenmedik, sürekli ve şaşırtıcı gülümsemeye yakışan bir şarkı.

haydi dinleyin de siz de gülümseyin:)

öbdüm çokça...

8 Şubat 2011 Salı

before - after


fotograflar geçen haftadan aslında... şu bonnyfood'dan bana bişi yollayın diye söylenip duruyodum ne zamandır. tam da ihtiyacım olduğu günde geldi bunlar... çikolata kaplı çilekler. mmmh, şahaneydi. tüm şımarıklığıma katlanana teşekkür olsun bu yazı da:) pek bi mutlu oldum gerçekten, tam da vaktiydi:)




7 Şubat 2011 Pazartesi

vaziyetim

yazmıyorum ya ne zamandır. merak edip soranlar var "neler oluyor" diye. kısa bir durum özeti yapmak icap etti galiba:) öncelikle büyük bir sıkıntı dert yok. sadece vakit bulamıyorum hiçbir şeye. günler yetmez oldu bana. bir de babanın hastalığı sebebiyle hafta sonlarım bana ait olmaktan çıkınca iyice yetemez oldum kendime. evdi, işti, güçtü derken bir bakmışım pestilim çıkmış halde sızmışım bi koltuk tepesinde (evet bu aralar koltuk tepelerinde uyukluyorum genelde). listeler yapıyorum kendime sürekli ama sadece sıkıcı işlerin üstlerini çizebiliyorum, gerisine gücüm kalmıyor.



iyi şeyler de oluyor. uzun zamandır şikayet ediyordum ya kitap okuyamıyorum artık diye; okuyorum artık. fazlaca hem de.

yılbaşı hediyem olan puzzle'a da başladım. hatta neredeyse bitiriyordum ama kedik evde yalnız kaldığı bir gün neredeyse hepsini bozdu. tekrar başladım o yüzden.



bol bol müzik dinliyorum, kendimi de dinliyorum. bu ara en çok ferfecir'i dinliyorum. içim dinleniyor. buyrun siz de dinleyin...


hafiften bi inziva hali var evet. evden pek çıkmıyorum. gelen giden dostlarım oluyor, onlarla da ev keyfi yapıyoruz.

keyfim yerinde yani, meraklanmayın. bir sükunet çöktü üzerime mutluyum...