31 Aralık 2009 Perşembe

yeni yıl vs.


yeni yıla girmemize 6 saat kadar var. şimdiden çakırkeyif oldum. sadece aldığım alkole bağlı olarak değil, genel olarak da keyfim çok yerinde...

bu keyif halinden dolayı 2009 muhasebesi yapmayacağım zira benim açımdan pek parlak bir sene değildi. gerekli dersler alındı, yola devam...

2010'dan ne beklediğim konusunda mimlendim sevgili arkadaşlarım tarafından. Ve sanırım sadece huzur ve keyif bekliyorum:

-daha huzurlu bir ülke istiyorum mesela, çocukların çocuk olabildiği
-sakin, huzur veren bir ilişki istiyorum
-sevdiğim insanlarla keyifli muhabbetlerin döndüğü büyük sofralar bekliyorum
-dostlarımla daha çok vakit geçirebilmek istiyorum ve mesela bu sene gündemimiz dertler değil de hayat olsa
-sevdiğim işi yapmayı sürdürebilmek, emeklerimizin karşılığını görebilmek istiyorum
-azıcıda daha sistemli olabilmek istiyorum
-maymun iştahlılık yapmadan bir hobi sahibi olabilmek istiyorum

sanırım bu liste böyle uzar gider ama esas istek hep aynı: huzur

hepinize huzurlu, keyifli hatta eğlenceli kısacası cillop bir yıl diliyorum

öbdüm

30 Aralık 2009 Çarşamba

n'olur n'olur n'olur



Zeyno'nun favori şarkılarından biri bu aralar. Arabaya bindiğimiz an 'n'olur'u açalım, sesini çok açalım" demeye başlıyor, kazara başka bişi dinlemeye kalktığımızda çok kararlıysak bir on dk fln bulaşmıyor ama sonra kıyameti kopartıyor. neyse sayesinde o kadar çok dinliyoruz ki bu şarkıyı bizim de favorimiz olmaya başladı.

Sabah kabus etkisiyle kaçık olan keyfimi yerine getirdi birazcık olsun.

aslında iki taraftan mimlendiğim 2010 yazımın 100. yazı olmasını istiyorum. 99. da böyle uyduruk oluversin:)

bir adım atsan bana doğru
görüversen sonra beni
ne hali varsa yalnızlığın
o da bunu görse bari

bir kere olsun nolur nolur
göz göze gelsek senle, sonra
dursa bir anda tüm yalanlar
unutsak neymiş dünya hali

esas söylediğim
bak ben zır deliyim!
ya benimsin ya da ölüsün
budur tek söylediğim

nolur nolur nolur
bu suç belki af bulur
nolur nolur nolur
kendini bana ver

gözden çıkardım yari
yalnız ölmesem bari
nolur nolur nolur
kendini bana ver

29 Aralık 2009 Salı

kabus 3 - gugli gugli gugli be gone


günlerdir saçma sapan uyumama bağlamak istiyorum bu rüyayı. zira pek bi mutlu uyumama rağmen çok mutsuz uyandım... rüya planlandığı gibi deniz kenarında başladı.

şile'de... iki kişiyiz, hava soğuk, üzerimizde polarlar var ama üşütüyo ona rağmen... kumsalda oturuyoruz. fonda uzaktan bi yerde Pink Martini çalıyo. Pek güzel sohbetler muhabbetler... sonra bulutlar gelmeye başlıyo. kara kara bulutlar. ama sohbete devam ediliyo. sonra bir balina yavrusu vuruyor kıyıya. karnında bir yarık var. birşey yapamıyoruz tabi, bakakalmak dışında. kalkıyoruz yavaş yavaş. kaldığımız yere dönmek için sahil boyu yürürken bir sürü balina görüyoruz kıyıda. ben ağlamaya başlıyorum. hızlanıyo adımlar. yağmur yapmaya başlıyor yavaş yavaş. sevmiyorum ıslanmayı, "hızlı gidelim" diyorum. birden dalgalar büyüyor sonra. kumsalın içine doğru gidiyoruz. ama dalgalar da geliyor. koşmaya başlıyoruz. sonra birden çantamdan bir albüm düşüyor. "bitmesindi" denilen anların fotografları var içinde. çantamda olduğunu bile bilmiyorum o albümün. geri dönüyorum, albümü almak için. "dur" diyor "gitme, baksana dalgalar ne kadar büyüdü". "bırakamam ama seviyorum o fotografları, bir tek onlar kaldı geçmişe ait". bağırıyor bana "melisa, o albümü şimdi bırakmazsan geleceğin olmayacak" diye. duraksıyorum, dalgalar yaklasıyor albüme, bir adım atacak oluyorum, tekrar bağırıyor "dur orada, ben alacağım" diyor. "tamam vazgeçtim gitme, gitsin" diyorum. ama dinlemiyor beni. o albüme doğru giderken bir dalga gelip albümü alıyor. kalakalıyor orda. "koş hadi" diye bağırıp ona doğru koşmaya başlıyorum. bakmıyor bile. dnüyor bana doğru, bir adım atıyor sonra, "istemedim albüm kurtulsun ama sen onu istedin" diyor. sonra dev bir dalga geliyor, alıyor onu da. çöküp kalıyorum kumsalda. ağlayamıyorum bile. sonra birden güneş açıyor, dalgalar çekiliyor. fonda yine müzik. uyanıyorum.

gugli gugli gugli be gone...

selametle

*fotograf buradan

28 Aralık 2009 Pazartesi

falling slowly...



bir yandan "once" izleyip, bir yandan da bunları yazıyorum. yaklaşık 6 hafta önce izlemiştim ilk kez. tadı damağımda kalmıştı. şimdi de masal adamı'yla izliyoruz farklı bi şekilde:)

- huzurlu, dingin, pırpırık, masal gibi

- müzikal gibi aslında film. her şarkı ayrı ayrı hayran bırakıyor kendine

- diyaloglar çok az ama var olanlar da vuruyor

- filmin kapağında "How often do you find the right person? " yazıyor mesela... cevabı ise filmin adı. höfff

- -spoiler- iki sahne var hastası olduğum. birincisi süpürgeyle yürüdükleri sahne. ikincisi pil alıp dönerken "if you want me" yi söylediği sahne.

- -spoiler- glen'in marketa'ya sorduğu "eşini seviyor musun" sorusuna marketa'nın verdiği ve çekce olduğu için anlamadığımız cevap "seni seviyorum"

25 Aralık 2009 Cuma

Sarılıp uyumalık bir masal... Ama fasülyeden..

Her şey bir enginarla başladı. Aşağıda okuyacağınız yazı hikaye içerisinde masal özelliği taşımaktadır. Mutluluk vermiştir bana, yüzümde kocaman bir gülümseme bırakmıştır. Pek güzel olmuştur. Devamı da gelsin bence:) Hikayenin kahramanları enginar ile masalcı olsun:)

Gecenin 3’ünde uykusu gelmeyen enginar suratlı kızın artık uyuması gerektiğini idrak etmesiyle başlamış hikaye.
Enginar: güzel bişi anlat bence, uykum gelsin
Masalcı: hmm
Enginar: güzel bişi düşünüp kabussuz uyuyayım
Masalcı: masal anlatasım geldi şimdi, böyle bulutlu, fasulyeli..

Veee masalcı başlamış anlatmaya…
Dev fasulye bulutlara uzanıyor filan.. Böyle olsa mesela.

işte prenses filan vardır kesin yukarıda, biraz yalnızdır o , canı sıkılmaktadır. Aslında kalabalıktır oralar. Eğlencelidir filan ama nedense enginar suratlı misali yüzü yerdedir hep, üzülür bazen.
ne bileyim.. düşüncelidir. sanki birini bekler. güzel düşler kurar,incitmez kimseyi...

bi gün ... fasulyeyi de birisi fark eder ki hikayedeki o fasulye agacı işe yarasın. komşu rüstem emmilerin bahcesinden karpuz çalan genç koşarken birden bu devasa şeyi fark eder, çok da düşünecek zamanı olmadığından tırmanmaya baslar.

and then..

öyle hızlı hızlı tırmanmıştır ki bir de bakmış bulutların üstünde, yumuşacık bulutların üstünde kurulmuş görkemli koccaman bir şato. bahçesinde güzel kuşların öttüğü, aqua parklarında çocuklarn kaydığı... tabi giriş de ücretsiz.. (masal bu ya ücretsiz olacak tabi..)
işte biraz çekingen tavırlarla bahçeden içeri girer, bi de ne görsün; cahit sıtkı tarancı

Enginar: en bi güzzel prenses:)

Masalcı: işte sonra gözlerini ovalar saçmaladıgını fark eder.. tabii ki de prensestir

Enginar: güzel olmasın prenses

Masalcı: güzel güzel, cici mi cici, prenses işte, canısı:) işte görünce dünyası değişir birden gencimizin, birden bulutların üzerinde olmak deyimi neymiş farkına varır.. "demek böyleymiş ha?" der.
prensesimiz de yıllar yılı beklediği delikanlının gözünün ortasına bi tane yumruk ataraktan "nerdesin gerizekalııaaa ağac oldm beklemekten" der.. azcık tiikidir
sonra işte Enginar kızımız saçmalayan gence kötü kötü bakar.

Enginar: tiki olmasındı prenses, çikin olsun tiki olmasın

Masalcı: çirkindi prenses, tiki de değildi bildiğin gothicti

Enginar: üfff öle de olmaz, çikin ama sevimli olsun

Masalcı: pekiydi..çikin ama sevimli mi sevimli idi, gıdısından bal damlıyodu,canımdı benimdi,bi kere öptürseydi ya, keşkeydi

Enginar: prenses sevmişti bence genci

Masalcı: Genç de inanmıştı aşk denilen şeye.. içindeki kıpırtıların büyüklüğünden tedirgin olmuştu.. acaba içinde hırsız mı vardı ki? evet evet kalbini çalmıştı birisi
tanrım.. artık seviyolardı

Enginar: en güzel bişimişti

Masalcı: evetdi.. aman allahımdı, muhafızlar genci farketmişti, ama masalda muhafızlara yer yoktu, gugli gugli gugli go away! idi, ne güzeldi, canımdı, bitanemdi, oha filan idi
çağrışımdı işte o da

sonra bi meyve yeseler güzel olmazdı. çıktılar incir ağacına yediler hamını mamını, düşünce de gördüler ebelerinin ... herekesini, töbe töbeydi

Enginar: töbe allaam

Masalcı: çılgın bi masaldı bu

Enginar: insinler ordan

Masalcı: indiler ordan.. zaten dolmuşcunun tipi bozuktu, bi cafeye girmek istediler, buddha bar olabilir idi, güzel müzikler çalıyodu hiç de fena değildi hani
olaylar kendiliğinden gelişiyo idi, ilk buse gelmişti bile.. kek çoktan yenmişti.

olamazdı, prensesin amcoolu değildi o.. tatsızlık cıkmasa iyiydi, yok canımdı
bazılarımız çok gaddar idi

Enginar: amcoolu nerden çıktı, yok amcoolu

Masalcı: yok canımdı benzetmiş işte, çok mutlulardı, aman allahımdı ne güzeldi, işte hyat denilen şey bu olmalıydı. Bu kısım değişik yerlere temas ettiğinden ötürü yayın kesiliyor idi
reklama geçmeliydiler

Enginar: yetmişti bu mutluluk hali bünyeye

Masalcı: o zaman eve bıraksındı belki de

Enginar: kahve içmez miydi?

Masalcı: içtiydiler, white chocolate mocha with caramel idi

reklamlar

ee kolay değil idi, ne bileyimdi

22 Aralık 2009 Salı

olur mu olur:)

eğer elman düşerse...

uzun zamandır yazmak istiyordum erkin gören'i. ısrarla sevdiğim insanların dinlemelerini istediğimi ve hatta beğenmediklerinde bozulduğumu farkettiğimde artık yazma vakti geldiğini anladım:)

bir yerde iki post aşağıdaki illüstrasyonunu gördüm önce, sonra web sitesine gittim ve böylece sürdü.

bi yandan herkes bilsin istiyorum, bir yandan da kimse bilmesin. böyle hissediyorum sık sık ben. az kişinin bildiği şeyleri bilmekten keyif alıyorum. bilmesin kimse istiyorum. bencilim evet biraz...

uzatmayalım efenim

detaylı bilgi için:)

http://www.erkingoren.com

http://www.kupkaband.com

keyifle dinleyiniz efenim...

öberim..



itiraf

ben şimdi aslında depresif depresif şeyler yazmak hatta mümkünse bir şeyleri kırıp dökmek ve hatta mümkünse kendi kafamı duvarlara vurmak filan istiyorum. alttaki şarkının altına da upuzun nefret dolu şeyler yazmıştım aslında. sonra okudum, kendi kendime bu kadar asabiyete gerek yok dedim, herkesler okuyacak, zayıf gözükmemek lazım dedim sildim. sonra kendi kendime "ne ikiyüzlüsün lan meloş" dedim ve bunu yazmaya karar verdim. önceki nefret dolu yazıyı tekrar yazmıcam tabi zira geçti bile. belki de geçmedi de kendimi kandırıyorum bilemedim. bu ara kendimi pegzel kandırabiliyorum.

öbdüm

20 Aralık 2009 Pazar

bakakalırım

bakakaldım bu fotografa ben. wall paper yaptım hatta. bakıyorum hep...

hissedebiliyor musun bir şeyler?

17 Aralık 2009 Perşembe

gidersen bana da bir dengini yolla...



bir arkadaşım sayesinde tanıştım Jehan'la dün akşam ve o zamandan beri sürekli dinliyorum. sükunet sanırım hissettirdiği tek şey. sessiz sakin dinledim tüm gün. dingin dingin. sonra bir süre sonra şarkı sözleri gelmeye başladı kulağıma. o kadar etkileyici ki.... En çok "neden"i sevdim galiba. O yüzden onun klibini koydum.

"dönüşmeden,
değişmeden gün olmaz
çare bulmaz
soluklanmaz zaman
yenilenmez yalan" diyor:)

Ama bir de "Yoluma Çıkma" var ki alır beni benden.... Sözlerini de yazayım tam olsun...

yoluma çıkma sen desem
canımı yakma sen desem
uzak durup beni
biraz anlar mısın?
içimi yormadan bitsen,
ömrümü çalmadan gitsen,
benim hikayem diyip
susar mısın?

yine yasak suskun günler
konuşmadan gelip geçer
incelmiş bir şarkıda
seni söyler

sonu kayıp yarım izler
görünmeden silinirler
kırılmış bir oyuncak gibi renkler

Jehan Barbur'un web sitesi için buraya buyrunuz.
MySpace sayfası için buyrun buradan yakın.
Mikserdeki Beyin'de Jehan Barbur röportajını okumak içinde buraya gidiniz... (bu arada Mikserdeki Beyin de şapşahane bir dergi, 1 yaşına basmışlar hayırlı olsun. okuyunuz, okutunuz)


Öbdüm...

12 Aralık 2009 Cumartesi

savaşta barışta kapitalizm öldürür..



o kadar çok şey yaşanıyor ki son bir kaç gündür. hepsi boğazda bir düğüm olarak kalıyor. önceki gün, yani 2010'a girmemize günler kala, Emile Zola'nın Germinal'i yazmasının üzerinden 124 yıl geçmişken hala yerin derinliklerinde "can"lar ölüyor. Yazıyoruz, çiziyoruz ama bir süre sonra hemen unutuyoruz. Unutmayalım...

"şimdi gökyüzünde nisan güneşi bütün göz kamaştırıcılığıyla parlıyor, yaşam taşan toprağı ısıtıyordu. topraktan yaşam fışkırıyor, her yerde tomurcuklar ısı özlemi, ışık özlemi içinde çatlıyordu uçsuz bucaksız ovada. doğanın bağrında, taşkın bir özsu çağlıyordu derinden derine. çatlayan tohumların çıtırtısı sürekli bir öpücük sesi gibi yayılıyordu dünyaya. arkadaşlarının kazma sesleri gittikçe daha yakından geliyordu etienne'in kulağına. alev saçan güneşin altında, bu gençlikle dolup taşan bir kara insanlar ordusu bitiyordu yerin altında. oluşan bir tohum gibi. bir gün filizlenince toprağı çatlatacak bu tohum; bir gün... gelecek yüzyılda." (Emile Zola)

yerin derinliklerinden geldiler
ellerinde susmak bilmeyen bir yeraltı güneşiyle
ne kadar diplere bastırılsa
o kadar boğulmak bilmez yankısıyla yüreklerinin
ağır ağır geldiler...
sonra hergün geldiler artarak geldiler
kadınları çocukları ve alkışlarıyla
yoğurt mayalar gibi geldiler
pişkin ekmekleri bölüp de paylaşır gibi
su gibi ateş gibi
her gün yeni ağızlar eklendi ağızlarına
yeni yollarla tanıştı ayakları
her gün yeni kabuklar çatladı
yeni kulaklar işitmeye başladı söylediklerini
bir kent oldular sonunda
ve adını değiştirdiler ülkenin

Maden Mühendisleri Odası'nın konu ile ilgili yaptığı açıklama için buraya

Dev.Maden-Sen'in açıklaması için buraya

9 Aralık 2009 Çarşamba

kabus



aslında sadece günün şarkısı olarak koyacaktım klibini. sonra youtube'da gezinirken bu klibe rastladım. sonra bu sabah gördüğüm kabusu hatırladım. sabah biraz saçma bi şekilde uyandığımdan çıkıp gitmiş aklımdan. oyda ki su son 4 aydır kabuslarla sıkı fıkı olduğumdan unutmuyordum hiçbirini (hatta itiraf ediyorum, çok çılgınları yazıyorum bir yerlere).

çok ilginç ama nerdeyse bu kliple aynıydı rüyam. tek farkı tek bir gökdelen var ben gökdelenin ortalarında camın kenarında oturuyorum. sadece karşıyı görebiliyorum, aşağıya ya da yukarıya bakamıyorum. yukarıdan sürekli insanlar düşüyor. o insanların yüzlerini görebilmek için saniyelerim var. o kadar stres oluyorum ki geçenleri tanımaya çalışırken. aşağıdan bağırışlar geliyor. ama kimseyi göremiyorum. herhangi bir gelişme olamadan uyandım. kalktığımda boynumdaki damarlar ağrıyordu yine...

uyku sapıtmacalarım yoluna giriyor yavaş yavaş. hatta hafiften bir uyku düzeni oturtmaya bile başladım. sabah 6'da uyansam da en azından 5-6 saat deliksiz uyuyorum son 5 gündür. Ancak kabuslar bitmiyor. Kafam ağrıyo bazen uyandığımda, çenem ve boyun kaslarım zaten hep ağrıyor. Geçsin artık istiyorum...

7 Aralık 2009 Pazartesi

sessizlik

Boğazımda bir yumru var bugün. Sessizliğin getirdiği yumru... "Neden böyleyim?" sorusuna verilemeyen yanıtların getirdiği yumru. "Neden sessizim herkes gibi, neden susuyorum içimde çığlıklar varken?"

Dün Alexis'in polis tarafından katledilişin birinci yılında Yunan halkı yine sokaklardaydı. Ve yine dün bir insan daha öldürüldü Diyarbakır'da "Aydın Erdem" 23 yaşında. Haberlerde sadece " 1 gösterici hayatını kaybetti" anonsuyla geçiştiriliyor. Geçiyor mu peki? Geçmiyor!

Bugün bir haber daha geldi. Yaklaşık 1 ay önce belediye otobüsüne atılan bir molotof kokteyli yüzünden yanan 17 yaşındaki Serap Eser öldü. Yumru büyüdü, büyüdü... Gitmeyecek bir hale geldi.

Sözlükte gezinirken Rozerin Aksu için yazılanları okudum.

Yumru gözyaşı oldu...

çocuk ama onlar, çocuk...

6 Aralık 2009 Pazar

Kardeşimsin Alexis

Geçen sene bu tarihte 16 yaşında polis kurşunuyla katledildi Alexis Yunanistan'da. ve bir halk ayaklandı, çocuğuna sahip çıktı. öfkesiyle yaktı, yıktı her yanı. İsyan etti, haykırdı. Ve bizim gibi "umudu olanlar"a hatırlattı nasıl siyan edileceğini. Utandırdı Ceylan için, Uğur için, Rozerin için isyan edemeyen bizleri...

Cenazesinde dağıtılan mektupta şunlar yazıyordu:

"unuttunuz
bizi desteklemenizi bekliyorduk,
bir defa da olsa,sizin bizi gururlandırmanızı bekliyorduk
boşuna
yalancı hayat yaşıyorsunuz,boynunuzu eğdiniz,
donunuzu indirdiniz ve öleceğiniz günü bekliyorsunuz
hayaliniz yok,sevdalanmıyorsunuz,
yaratmıyorsunuz
yalnız satıp alıyorsunuz.
her yerde maddiyat
sevgi hiçbir yerde-hiçbiryerde gerçek
anababalar nerede? sanatçılar nerede?
neden dışarı çıkıp bizi korumuyorlar?
bizi öldürüyorlar
yardim edin

çocuklar"

Gecen yıl 7 Aralık ve sonrasında izlediklerim ise şu şiiri hatırlattı bana hep:

haykır acını ey halk, baş eğme haykır
bir yol kavşağındasın ve ancak
yaraların, haykırışlarla onarılır
bir yol kavşağındasın ve senin
değişmek için çırpınıyor kaderin
kuşan alnında biriken o kara teri
sırtında şakırdayan kırbacı kopar
soluk al, ışıldat o mazlum yüreğini
bak; korlaştı acıların, kozalandı
ey halk, parçala şu nankör suskunluğunu
baş kaldır artık
sevginin ve öfkenin uğultusunu
bağrına vura vura taşırken sana
karşılık gözetmiyor o gencecik insanlar
ne barbarın tehdidi, ne dişleri kıran elektrik
dalga dalga yayılan o rüzgarı durdurabilir
bu direniş senin için ey halk
bu çığlık senin kollarınla
yıkılsın şu köhne dünya
ve coşkuyla yeniden kurulsun diye çınlatıyor hayatı
bir yol kavşağındasın fakat
mutlaka değişecek kaderin
bunu bekliyor şu ıslak çukurlarda yürüyen şu yoksul çocuk
bunu bekliyor gözevleri kurutulmuş analar
bunu bekliyorzincirin oyduğu bilek
bunu bekliyor açlık, kuraklık, ılık ılık akan kan
bunun için en gençlerimizi ölümle tanıştırdık
kuşan kendini artık,
biraz da gövdeni yüreğinle kırbaçla
ey halk, haykır acını; bu kara dumanı dağıt

nihat behram...

Katledilişinin 1. yılında Kardeşimsin Alexis....


1 Aralık 2009 Salı

bir tatlı huzur



akordeon sesini severim. her an ve her koşulda huzur verebiliyor bana. aslında küçüklüğümden beri severim ama bundan bir süre önce o sese duygusal anlamlar da yükledikten sonra ayrı bir yer oldu kalbimde:D ankara'da yaşarken ben daha başkaydı tabi her şey. bazı haftasonları akordeoncu geçerdi kapıdan. saçma sapan bir gülümsemeyle kalırdım. "benim için gelen akordeoncu"ydu o çünkü:) burada hemen hemen her pazar oturduğum sokağa bir akordeoncu geliyor. uzun uzun çalıyor, huzur verip gidiyor, sadece huzur:)

28 Kasım 2009 Cumartesi

bayram

anne tarafından neredeyse tüm sülalenin bir araya geldiği şeker bayramından sonra son derece yalın bir kurban bayramı geçiriyorum. öyle ki çekirdek ailenin bile tamamı yok. annem ve babamla izmit'te takılıyorum. bu bayram nedense bayram gibi değil de tatil gibi oldu ilk defa. yıllardan sonra ilk defa bir bayramda dedmi ziyarete gidemedim. bu da biraz üzdü galiba. yarın istanbul'a döneceğim ve pazartesi mutlaka dedemi ziyarete gideceğim. sevmedim ben bu yalın bayram olayını. kalabalıklara özlemim var sanki. cümbür cemaat aktiviteler daha çok çekiyor sanki beni...

hepinize cümbür camaat kalabalıklarla geçecek, sofrası keyifli sohbetlerle şenlenecek bayramlar dilerim efendim.

öperim gözlerinizden

24 Kasım 2009 Salı

günün şarkısı



işte buna bıçak çekiyorum
şimdi adı yok hiçbir sevgilinin
zaman zaman değil şimdi
yalnız ben miyim bu ahir zamanda
derviş mekanına aşk ile çağıran
bu ahir zamanda …

23 Kasım 2009 Pazartesi

maddeli keyifler:)


haftasonu sapanca pek güzel, pek keyifliydi. maddeleyelim:)


-gudubet gişe kadını, cebimden 7 lira çıkaramamam, yine dakikalarla yakalanan tren...

-yol boyu uyku

-inince anne poğaça ve böreğiyle kahvaltı-sahilde yürüyüş, mısır keyfi. ayakları göle sokmamak için kendini zor tutuş. (fotograf altta)

-sapancanın ne güzel bir yer olduğuna bir kez daha ikna olunması " ah bi de zihniyet birazcık değişse" diye yakınmalar

- bir kez daha bisiklete binme konusunda ne kadar beceriksiz olduğumu anlamam, (zaten kostümümle sapanca halkının dikkatini çekmişken bir de durduramadığım bisikletimde bıdır bıdır söylenmem tuz biber oldu:))





- bisiklet macerası öncesinde bir koruda biraz fotograf:)

- eve gidiş, bahçede fotograf keyfi. soba yakma çalışmaları, zafer, küçük birer sandviç veee ilk film "garden state":)

- ilk filmden sonra makarna yapma girişimi, başarısız sonuç, hamur gibi bir makarna, makarna üzerine sos niyetine alınmış ton balıklarının ekmek arasına konulması va tokluk:) (tabi ki makarna pişirebilen insanlarız, tek sorunumuz tüpün bitmesi ve sobada makarna yapmaya çalışmamız:))

- ikinci film öncesi biraz sohbet muhabbet, "before the rain", şarap, kaşar peyniri, belki biraz da örgü:)

- sırada tarafımdan seçilen üçüncü film "the fall" (daha önce izlediğim bir filmi seçmemin sebebi, tabi ki uyuyup kalırsam birşey kaçırmış olmamak:)) nitekim ilk 20 dk da sızdım koltukta. arada uyanıp vızır vızır olaya müdahale ettiğim ve hatta horladığım doğrudur.

- burdan sonrası özet:)
uzuuun bir uyku, çay, poğaça, soba, mandalina kabukları, misafirler:) mantarlı kaşarlı gözleme, bisikletleri geriye götürme sorunsalı:)

-21.37 de trene biniş, kafam önüme düşe düşe uyumam ve geceyarısı sularında eve dönüş.

kısacası pek güzeldi, pek keyifliydi, daha sık yapılmalı:)

20 Kasım 2009 Cuma

pırpırık


her şeyin sıradanlaştığını hissetmeye başladığın anda zbannn diye ortaya çıkan şeyleri seviyorum ben. her şeyden değerli oluyorlar belki de o monotonluğu yıkmayı başarabildikleri için.

bir sebebi yok bunu yazmamın. öyle içimden geldi diyelim:)

17 Kasım 2009 Salı

sadece fotograf

önce sapanca'da titiz'de kahvaltı. keyifle, sohbet muhabbetle.

sonra maşukiye pazarı. titiz'e kahvaltıya gittiğimizde çıkışta bu pazara gitmek adet oldu neredeyse. gidip alışverişimizi yapıp evimize dönecektik ki gelmişken anneleri de görelim diyerek karamürsel civarında (aslında ereğli'de galiba) kadir'in yeri'ne gittik. onca kahvaltının arkasına bir de et yedik:) bu arada mekan benim çocukluğumun geçtiği bir yer. deniz kenarında ağaçlar altına. kilo kilo eti koyuyorlar yanına bir de mangal yiyorsun tıka basa.

pek keyifliydi kısacası.

12 Kasım 2009 Perşembe

papatya

evi çiçek bahçesi gibi olan insanlara imreniyorum hep. ben ne kadar uğraşsam da çiçek bakamıyorum. hepsi küsüyo bana. en ölmez denilen çiçekler bile ölüyor benimle. biraz sinir bozucu bişi. Bir çok denemem oldu bu konuyla ilgili. Bahar başında seradan bir kasa çiçek aldım, getirip büyük bir hevesle diktim. Mutfak camının önü çiçeklerin sevdiği bi insan olsam küçük bi çiçeklik haline getirebileceğim bir yer. Ama dedim ya maksimum bir ay dayanıyo çiçekler. Sonra teker teker büküyolar boyunlarını ve ölüyorlar. Bir tek sol üst köşedeki çiçeğim dayanıklı. Neredeyse bu eve talındığımdan beri yaşıyor. Hatta içinden yavru bile vermeye başladı.

Bu haftasonu seradan sağ alt köşedeki papatyaları aldım. Serada satış yapan amcaya defalarca "hemen ölmez di mi?" diye sorduktan sonra verdiği cevap "insanlar bile ölüyor" oldu. Çok umutlu değilim anlayacağınız. Ama diğerlerinde olduğu gibi buna da gözüm gibi bakıyorum. Sol alt ikinci fotograftaki büyük bitkiyi Gökhan hediye etti. O da yapraklarını dökmeye başladı. Araştırdım biraz güneş istiyormuş. E benim evim direkt güneş almıyor ki. Masanın üstüne koydum evin en aydınlık yeri olarak. Umutla bekliyorum sonucu.

Bu arada bu çiçek sevdam apartmandaki komşuların da dikkatini çekiyo tabi. Bir süre cıvıl cıvıl olan mutfak önü tezgahı, bir süre sonra kurumuş çiçeklerle doluyor. Önce en üst kattaki teyze bir gün camımı tıklatıp "tam sana göre öldüremeyeceğim bir çiçeğim var, senin için çimlendiriyorum, kıvama gelsin indireceğim" dedi. Teşekkür ettim tabi, sonucu bekliyorum. Dün de bir üst katımda oturan yaşlı, hafiften de çatlak teyze gümbür gümbür kapı çalmak suretiyle geldi. Yine saati fila soracak herhalde diye homurdanarak açtım kapıyı hiçbir şey sormadan "Su camın önündeki kurumuş fesleğeni ver saksısıyla bana" dedi. "Vereyim tabi, hayırdır" dedim. "Ben de bir çiçek var çok dayanıklı, ondan dikeceğim sana" dedi. Peki dedim verdim ona da saksıyı. Nasıl bir imajım var apartman sakinlerinin gözünde anlayamadım.

Velhasıl kelam komşulardan gelecek çiçekleri bekliyorum. Var olan çiçekleri yaşatmak için de elimden geleni yapıyorum. Gelişmeleri buradan bildiririm:)

PS: pek hızlı hızlı yazdım, okuyup düzeltecek halim kalmadı. affola:)

11 Kasım 2009 Çarşamba

olamaz mı? olabilir...




geçenlerde bir muhabbet döndü bu şarkıyla ilgili, garip bi heyecan hali filan... uzun zaman sonra tekrar takıldım ve gün içinde bir iki kez dinliyorum mutlaka. garip hissiyatlara sokuyor bu şarkı beni her dinlediğimde. bazen umut oluyor bu hissiyat bazen de umutsuzluk. bir yandan bunları daha önce hissettiğimi düşünüp umutsuzluğa kapılıyorum. öyle zırt pırt hissedilecek şeyler değil ki bunlar. di mi ama? bi yandan neden olmasın diyorum. zaten anlatılmak istenen de o "neden olmasın?" kısmı sanırım.

olur olur bal gibi olur diyerekten çekiliyorum huzurlarınızdan.

ve şarkının sözlerine dikkat!!

hiçbir neden yokken, ya da biz bilmezken tepemiz atmış... ve konuşmuşuzdur.
onca neden varken ve tam sırası gelmişken hiç bir şey yapmamış ve susmuşuzdur.
aynı anda aynı sessiz geceye doğru içim sıkılıyor demişizdir.
aynı sabaha uyanırken kim bilir aynı düşü görmüşüzdür. olamaz mı? olabilir.
onca yıl sen burada
onca yıl ben burada
yollarımız hiç kesişmemiş
şu eylül akşamı dışında
belki benim kağıt param, bir şekilde, döne dolaşa senin cebine girmiştir.
belki aynı posta kutusuna değişik zamanlarda da olsa, birkaç mektup atmışızdır.
ayın karpuz dilimi gibi batışını izlemişizdir deniz kıyısında.
aynı köşeye oturmuşuzdur köhnede belki birkaç gün arayla olamaz mı? olabilir.
onca yıl sen burada
onca yıl ben burada
yollarımız hiç kesişmemiş
şu eylül akşamı dışında
bostancı dolmuş kuyruğunda sen başta ben en sonda öylece beklemişizdir.
sabah 7.30 vapuruna sen koşa koşa yetişirken, ben yürüdüğümden kaçırmışımdır.
aynı anda başka insanlara, seni seviyorum demişizdir.
mutlak güven duygusuyla, başımızı başka omuzlara dayamışızdır olamaz mı? olabilir.
onca yıl sen burada
onca yıl ben burada
yollarımız hiç kesişmemiş
şu eylül akşamı dışında

10 Kasım 2009 Salı

özet




arayı uzatmamak lazım, biliyorum. ama çok yoğun geçiyor bir süredir hayatım. ben bile yetişemiyorum bazen. işler yoğun, çalışma motivasyonum doruklarda. heyecan duyduğum şeyler artmaya başladı. güzelleşiyor gibi sanki hayat. arada yine dellendiğim zamanlar oluyor tabi. ama daha kısa sürede daha az hasarla atlatmayı başarabiliyorum sanki. her şey güzel olacak hissiyatı daha yoğun içimde artık.

bu öyle özet olsun. daha geniş bi vakitte yaşgünümüz, haftasonu, yeni projeler hakkında üç farklı yazı yazacağım. söz:)

şimdi sütümü ısıtacağım 500 days of summer eşliğinde uyuyacağım...

1 Kasım 2009 Pazar

gugli gugli gugli be gone!


uzun zamandır ilk kez hiç programsız bir haftasonu geçirdim. yapmam gereken hiçbir şey olmadan, buluşmam, görüşmem gereken kimse olmayan, mümkün olduğu kadar sınırlı sosyalleşilen bir haftasonu. önce cuma gecesi. ani verilen bir kararla beyoğlu sınırlarında bulduk kendimizi. cansu, begüm ve been:) sonradan yanımıza eklemlenen ibo ve fethi'yla muhteşem kadro tamamlandı. önce çok keyifli bir sohbet, sonra 2. sınıf bir barda çılgınca içmeler (gelsin biralar gitsin tekilalar), dans etmeler. gecenin sonunda atılan bir tokat. zorlanan sınırlar vs. her şeye rağmen güzel bir gece.


bu fotograf eskilerden ama çok da güzel yansıtıyor cumartesi günümü. tüm gün evin çeşitli noktalarında uyukladım. miskinliğin doruklarındaydım resmen. çok da güzel dinlendim. pek de güzel oldu. hiçbişi yapmamak çok güzel bişi. 20 sayfa kitap okuyayım, bir saat uyuyayım. hayat bayram olsa mode on:)


ve pazar günü. gece 4'te yattım, sabah 10'da annemin ısrarlı telefonu sonucunda kalktım. erken başladım kısmen güne. güzel bir kahvaltı. anne babanın dibinde güzel birkaç saat. sonrasında ufak bir alışveriş. sonraaa cancağzım benito'm yapmış cevizli elmalı kekini, geldi. ben de kısır yaptım yanına. yedik bi güzel. ve bir gün önce bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine izlemeye heveslendiğim "the fall"u izlemeye koyulduk. çok uzun zamandır izlediğim en güzel filmdi galiba. kelimenin tam anlamıyla büyüleyici. öncelikle filmde görsel doygunluğun doruklarına çıkılmış. nasıl bir bütçe varsa saniyelik görüntüler için onlarca farklı mekanda çekimler yapılmış. istanbul galata mevlevihanesi'nden de görüntüler var. oyunculuk desen apayrı.(bu arada alexandria gibi çocuğum olacağını bilsem bi şekilde hemen doğuracağım. nasıl güzel bir şeydir o.) fazla da uzatmayayım. benim başucu filmlerimden oldu bu film. 15 kez izlerim artık. hiç vakit kaybetmeden edinin bence:)

sevgiler, saygılar...

29 Ekim 2009 Perşembe

dumbo



Bugün Zeyno'yla birlikte bir kez daha izledim Dumbo'yu. Annemle babam da vardı. Onlar bile direkt hatırladılar, anlayın artık nasıl psikopatça izliyormuşum :) Tuvalet eğitimi aldığım dönemlerde babam videoya Dumbo'yu koyarmış. Ben de ta ki popomda oturağın izi çıkana kadar oturup izlermişim. Hey gidi günler. Çocukluğumdan hatırladığım ilk karelerde hep Dumbo var. Ben ki çocukluk anılarımı çok net hatırlayamam Dumbo'yu bu kadar net hatırlıyor olmam garip. Belki de o yüzden yıllar sonra ilk kez izlediğimde ağladım bir sürü (tamam genel olarak duygusal bi hatunum ağlarım ama bu başka)

25 Ekim 2009 Pazar

wrong

günün şarkısı olsun bu da. yazacak çok bir şey yok aslında. böyle işte "wrong". Biri gelip şarkıdaki her "wrong" sözünde kafama çıtank diye vursun ben de kendime geleyim istiyorum. Friendfeed'de şarkı için yaptığım "şu an sanki şarkının her bi yanı beni anlatıyomuş gibi geliyo." yorumuna Tuğba'nın verdiği yanıt aslında kafamı duvarlara vurmaktansa dönüp kendime bakmamı sağlıyor: "Ya halen bunun farkında olmasaydın?"

Farkındalık hep güzel bişi midir bilmiyorum, ama sanırım evet geç olmadan farkına vardığım için biraz da şanslıyım...

24 Ekim 2009 Cumartesi

zeyno'yla cumartesi




ablamın bitmek bilmeyen ev düzenlemelerinden biri için bugün çoğunlukla zeyno'yla başbaşaydık öğleden sonra. önce bir hamur yapma partisi yaptık. bu benim gözümün ayarı olmamasından pek başarılı olmadı. şöyle ki; her şeyi zeyno yapsın sitedim unu, suyu verdim o koydu. ama çocuğa verirsen bi bardak su, döker hepsini tabi. vıcık vıcık olur hamur sonra. bir de üzerine ekleyecek un kalmamışsa kalırsın öylece. neyse ki galeta unu vardı. onu ekledik de biraz kıvamlı (zeyno'nun deyişiyle "kumlu" bir hamurumuz oldu.) Ellerinin hamurlanmasına bayıldı bu arada. "Çok vıcık oldu ellerin gel yıkayalım" dedim. "mıncık mıncık oynuyorum ne güzel" dedi :D neyse hamurla oynama faslımız da baya uzun sürdü. sadece çiçek görüntülendi ama çöp adam,çöp bebek, çöp abla, çöp dede yapıldı. Çöp dedeye itinaya göbek yerleştirildi, bir de koluna alçı. Hamuru toplarken kenarda kalmış ufak bir parçayı alıp "bu küçük burda kalmış, oynamamız lazım onunla, üzülür o!" demesi dumura uğratmadı değil:)

sonra bitmek tükenmekbilmeyen kitap okuma seansı başladı. Kipitap'ın yeni kitaplarını test etme görevini başarıyla sürdürüyor Zeyno. Bugün de test okumalarımız vardı. Kitaplar testi geçti.

Sonra sırasıyla denge kaktüsü (ki fotograftaki hüzüne dikkatinizi çekmek isterim, dertlendi kuzum yeterince büyük olmadı diye ağaç), uyumama için direnme seansı, uzaktaki parka gitmek için yola çıkış arabada uyuyakalma (bayılma desek daha doğru oalcak belki de), bir saatten fazla uyku, parkta oynamaca, evde kudurmaca :) (gerçekten kudurmaca ama kaşla göz arasında kırılan bardaklar, kovaya sokulan ayak, çıkılan pencere kenarı vs.)

Pek pek keyifliydi cumartesi anlayacağınız. Darısı "pazar"ın başına:)

yatayım mademse ben:)

22 Ekim 2009 Perşembe

büyükler için çocuk kitapları

bu derleme daha önce Madde Bağımlısı 'nda da yayınlanmıştı. Ama madem ben yaptım benim blogumda da bulunsun dedim:D

Çocuk kitapları içimizdeki çocuk yan… Huzursuz hissettiğimizde, iş yaşamının hırslarından bunaldığımızda, ikili ilişkilerde çıkmaza girdiğimizde okunası kitaplar çünkü tüm bu sıkıntıların çözümünü içlerinde barındırıyorlar. Aşağıdaki liste bizim en çok sevdiğimiz çocuk kitapları. Dönem dönem değişebiliyor. Belki farklı konseptler ve yeni kitaplarla yeniden maddeleriz… :)

1. Küçük Prens

Küçük Prens sadece çocuk edebiyatının değil dünya edebiyatının da başyapıtlarından biri. Her yaşta okuyabileceğimiz her okuyuşta farklı şeyler alabileceğimiz bir kitap.

“unutma, dedi tilki, gülün için harcadığın zamandır gülünü bu kadar önemli yapan.”

2. Küçük Kara Balık

Gölden çıkıp büyük denizlere ulaşmadan önce herkesin okuması gereken Samed Behrengi eseri.

“küçük balık denizi düşünüyordu. bu düşünce onun zihninde birgün gerçekleştireceği bir amaçtı. ona göre hayat yalnızca yemek, uyumak, küçücük; dünya sandığı gölde yaşamak değildi.”

3. Her şeyin Öyküsü

Çocuklara dünyanın oluşumunu ve evrim sürecini anlatırken kitabın içinden çıkanlarla çok eğleneceksiniz. Kitabın her yanından bir şeyler çıkıyor ve son derece esprili bir dil kullanılmış.

“Çok uzun süre önce hiçbir şey yoktu.Ne uzay, ne zaman, ne gezegenler, ne insanlar, ne ben, ne de sen, hiçbir şey.
Ve birden bire …”

4. Cömert Ağaç

Shel Silverstein’in her yaştan okuru için hazırladığı bu kitap “Almadan vermeyi, karşılıksız olsa da sevmeyi, vermenin bir mutluluk sebebi” olabileceğini anlatıyor.

“Bir zamanlar bir ağaç vardı ve küçük çocuğu çok sevdi…”
“Gel çocuk, gövdeme tırman, dallarımda sallan,elmalarımdan ye, gölgemde oyna ve mutlu ol.”

5. Atık mı? Hiç Dert Değil!

Çevre bilincini çocuklara aşılamamız için önce kendimiz edinmeliyiz değil mi?

“Daha az israf eder ve dönüştürebileceklerimizi ayırırsak, daha az çevre kirliliği olur ve bizler güzel dünyamızda daha uzun süre yaşayabilir, dumansız havayı solur, temiz sularda yüzer, çöpsüz ormanlarda ve dağlarda gezebiliriz.”

6. VINNN!…

Günlük yaşamın koşturmacasında yaşadıklarımızın ne kadarı yaşamak istediklerimiz; bir şeyler için koştururken diğer yandan neleri kaçırıyoruz? Kesinlikle yoğunluktan şikayet eden herkesin okuması gereken bir kitap. Aslında sadece Serap Deliorman’ın çizimlerine bakmak için de edinilebilir:)

“Çocuk olmak hiç kolay değil. Neden mi? Çünkü büyüklerin bizimle ilgilenmek için hiç zamanları yok. Galiba eskiden herkesin daha çok zamanı varmış. Ama dedelerimiz onu çok kullanmışlar ve anne-babalarımıza pek bir şey kalmamış.”

7. Renkler Küsünce

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinde yer alan insan haklarını renklerle ilişkilendirerek kurgulanan masal her yaştan insanın keyifle okuyabileceği türden.

“Bilge ve baykuş bu işaretlerden insanlığın özgürlüğü ve eşitliği kaybetmeye başladığını anladı. Herkesin cinsiyet, ırk, din, ülke, din farklılıkları gözetilmeden eşit haklara sahip olmaları gerektiğini hatırladılar.”

8. Doğumgünü Hediyesi

Behiç Ak’ın çizimlerinden oluşan bir hikaye bu. Kelimeler yok, çünkü kelimelere gerek yok:)

9. Koyunların Masalı

Kara koyunlarla ak koyunların sadece renkleri sebebiyle birbirlerinden ayrılmasının hikayesi… Üstelik de ortak çocukları olan alaca koyunlar var bir de… Ayrımcılığın, hatta ırkçılığın ortaya nasıl çıktığını, ne gibi sonuçlar doğrurduğunu ve ne kadar yanlış olduğunu bir çocuğa bundan daha güzel şekilde anlatmak sanıyorum mümkün olmaz.

10. 1000 soru 1000 cevap

Doğa, Spor, Bilim, Kültür vb. alanlardan titiz bir seçimle oluşturulmuş 1000 soru ve 1000 cevap. Hem çocuğunuz hem de sizin için eğlenceli bir genel kültür kitabı. Madde madde olması sebebiyle zaman zaman sayfaları karıştırılıp bir kaç sorunun cevabının öğrenilebiceği; her gün bir sorunun cevabını öğrenelim deseniz nerdeyse 3 yıl idare edecek başarılı bir kaynak kitap.

“Tekel Nedir?
…Bir ürünün tekelini elinde tutmak, o ürünü yalnızca o firmanın üretme iznine sahip olması demektir. Örneğin çay ve şeker ülkemizde yakın yıllara kadar devlet tekelindeydi.”

19 Ekim 2009 Pazartesi

aşk



sıkı bi elif şafak takipçisi olduğumu söyleyemem. hatta dili yorar bazen beni. "baba ve piç" ve "siyah süt" dışında bitirebildiğim kitabı da yoktu bugüne kadar. "aşk" biteli bir hafta oluyor. severek, keyifle okudum. sıkılmadım hiç. kafam yerinde olsa bir çırpıda bitirilebilir. bu denli ilgimi çekmesinin bir nedeni de mevlana okumaya başlama sürecinde elime geçmesi kitabın belki de. iyi geldi bu kitap bana. bakalım neler kaldı?

"Peki ne zaman bıraktın beni sevmeyi?" (ben bunu okuduğum gün bıraktım:)

Zira her ne kadar bazıları aksini iddia etse de, aşk dediğin bugün var yarın yok cici bir histen ibaret değildir.

Aklın kimyası ile aşkın kimyası başkadır. Akıl temkinlidir. Korka korka atar adımlarını. "Aman sakın kendini" diye tembihler. Halbuki aşk öyle mi? Onun tek dediği: "Bırak kendini, ko gitsin!"
Akıl kolay kolay yıkılmaz. Aşk ise kendini yıpratır, harap düşer. Halbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. Ne varsa harap bir kalpte var!

Kendini ancak bir başka insanın aynasında tam olarak görebilirsin.

"Tevekküléden bahsetmişsin. Bu kelimeyi hayatımda hiç kullanmadım! İtiraf etmeliyim sözünü ettiğin türden bir teslimiyeti hiç yaşamadım. Bende sufi kumaşı yok zaten. Ama bir şeyin farkındayım: Jeanette'le aramız ancak ben diretmeyi ve müdahale etmeyi bırakınca düzeldi. Yoksa benim zorlamamla değil. Tevekkül buysa eğer, işe yarıyormuş.

Ne yöne gidersen git, -Doğu, Batı, Kuzey ya da Güney- çıktığın her yolculuğu içine doğru bir seyahat olarak düşün! Kendi içine yolculuk eden kişi, sonunda arzı dolaşır.

Aşk bir seferdir. Bu sefere çıkan her yolcu, istese de istemese de tepeden tırnağa değişir. bu yollara dalıp da değişmeyen yoktur.

Hakk'ın karşınaçıkardığı değişimlere direnmek yerine, teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil, seninle beraber aksın. "Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir" diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?

Bizim şarap içmemiz ne keyfimizden,
Nedine edebe aykırı gitmemizden
Bir an geçmek istiyoruz kendimizden
İçip içip sarhoş olmamız bu yüzden

Akılcı kararlar alıp, planlar yaparak hayatımızın akışını denetleyebileceğimizi zannediyoruz. Oysa balık yüzdüğü okyanusu denetleyebilir mi? Bu sadece sahte beklentiler ve hüsranlar yaratır.

18 Ekim 2009 Pazar

haydi bakalım

haydi bakalım, buyuralım burdan yakalım.

bu kadar siniri geyik bi şekilde bişiler anlatıp atlatabilir miyim bilmiyorum hiç. yazayım iyi gelir diye açtım blogu ama. yetmeyecek galiba.

blogu açmama vesile olan yazıyı açıp okuyayım. siz de o yazıyı yeniden yazdım farzedin. ben de o yazıyı yazmama sebep olan olayı hatırlayayım bu olayın asabiyeti yetmezse. falan filan.

buyrun burdan yakın

takip ediyorum:)


son iki gündür açıp eski postlarını okuduğum iki blog var. paylaşmadan edemedim.

öküzün önde gideniniokurken çok keyif alıyorum, çok da gülüyorum. bu yazıyla tanıdım kendisini:)

bir diğeri ise ali kaya'nın blogu. okunası notlar... arasıra friendfeed'de rastlardım kendisine ama onun da blogunu geçenlerde keşfettim. o da pek keyifli. kendisini tanıdığım yazı ise bu:)

13 Ekim 2009 Salı

pick me!



eveet:) ne zamandır yazmak istiyorum bir türlü fırsat olmadı. bilen bilir öyle çok kokoş bir insan değilimdir ben. takı filan takmam pek. bi tek küpelerim vardır bir sürü. bir de hiç takmadığım kolyelerim:) ama bu ara üzerimdeki kıyafete uyacak kolye değil, kolyeme uyacak kıyafet arıyorum çoğunlukla. evet yukarıda gördüğünüz kolye sadi'nin tasarımlarından gönlümün birincisi:) bunun ikincisi var, üçüncüsü var, dördüncüsü var:) sırayla onlar da benim olacak. evet itiraf ediyorum arasıra siteyi açıp "bu kolye benim olacak, nıhahaa" diye eğleniyorum kendi kendime.

bunlar da linkler:

pick me!
pick me! blog

12 Ekim 2009 Pazartesi

pandora'nın kutusu




uzun uzadıya yazacak bir şey yok aslında. hafta sonu hasta yatağımda izledim filmi sonunda. içerisinde derya alabora ve hatta onur ünsal olan bir filmi bunca zaman izlememem garipti zaten. filmdeki anneanne karakteri Tsilla Chelton filmde ağzından çıkan 7-8 cümle ile filmi alıp götürüyor zaten. filmi sevdim ben çokça. tavsiye de ederim:)

bu arada filmde anneannenin son repliği olan "onu da unutmadan bırak beni gideyim" cümlesini duyunca gözümden süzülen yaşlar ardından "ne çelişik insanım ulan ben, daha geçen gün eternal sunshine izleyip sildireyim hafızamı unutayım güzel her bişeyi!" diye kendime söylenmem. kendimle didişiyorum. evet!

11 Ekim 2009 Pazar

hastalıklar fln

"havalardan" diyor sesimi duyan. kartlaşmış bir ses. suratta boğazdaki acımayı açıkça belli eden yamuk yumuk bi ifade. evde boş oturdukça daha kötü hissediyorum kendimi. dün öğleden sonra uyuyakalmışım salondaki kanepede. annemler defalarca aramışlar ev telefonundan, kapıyı çalmışlar, cep telefonum yastığımın altında 7 kez çalmış. hiçbirini duymadım. 3 saat sonra baş ağrısıyla uyandım. biraz halsizlik böyle oluyor demek ki:) dün tüm günü evin çeşitli noktalarında yatarak geçirdim:D kah kitap okudum, kah film izledim. vizyona girdiği andan beri izlemek istediğim "Pandora'nın Kutusu"nu izledim (yazacağım bunu bilahare) mesela bir de Güz Sancısı'nı bugün ise sokaklardaydım. dışardayken iyi hissediyodum kendimi ama eve gelince yine kötü hissediyorum.

yatayım da uyuyayım ben en iyisi...

6 Ekim 2009 Salı

ordan burdan



karmakarışık yazacağım. ne zamandır aklımda olup da yazmadıklarımı.

-jülide özçelik ne başarılı bi hatundur öyle. mekanın son derce kötü bir ses sistemi olmasına rağmen sanki albümden çalıyorlarmış gibi pürüzsüz ve berrak söyledi tüm şarkılarını (pürüzsüz ve berrak dedim yahu. ihihihi)

- çok alkol bazen iyi olabildiği gibi bazen tehlikeli olabiliyor. arka arkaya iki hafta sonu çok içince bu kararı vermek zor olmadı)

- tam sekiz yıl sonra görülen lise arkadaşlarınla ilk karşılaşma anının alkol limitlerini açmış, maymunluğun doruklarına varıldığı bir dans gecesinde olması garip oldu tabi:) garipten ziyade komik oldu.

- bu arada konser, lise arkadaşlarıyla karşılaşma, fazla içip sapıtmaca olayları aynı mekanda oldu. Haymatloss. Beyoğlu'nda güzel bir mekan. Direnistanbul'un aktiviteleri de bu mekanda yapılıyor. Havadar güzel bi yer:) Gidildi, görüldü, onaylandı.

- saçlarımı kestirdim, çok kısa oldu, bi garip, alışamıyorum.

- evimde oturmayı özlediğimi farkettim biraz. adalar, modalar, yemeler, içmeler, gezmeler ve tozmalar. yoruldum bi miktar. bu hafta hiç evden çıkmayacağım söz.

- fotografları düzenlemek lazım. yapıtırılacak fotografları ayırmalı, lomo'ları tab ettirmeli.

- içimden öyle çok şey yazıyorum ki, kafamda sürekli kelimeler... ama ortada hiçbir şey yok.

- bazen özlem garip bi hal alıyo. saçımı ilk kestirdiğim gün aynanın karşısındaki o halim özlem değil de ne?

- dünyanın "sözde" efendileri küresel krize çözüm bulmak için istanbul'a çöreklendiler. Aktivistler günlerdir sokaklarda. Ses çıkaran ilk eylem Birgün gazetesi editörünün İMF Başkanı'na ayakkabı fırlatması oldu. Eylemin kendisine değil atılan ayakkabının markasına odaklananlara sadece gülüyorum yandan yandan.

-bugün eylemler en üst noktadaydı. her yerde direniş, her yerde isyan. sokaklar bizim diye bağırdı aktivistler.

daha var bissürü bişi aslında ama. sonra yazayım onları da...

Direnistanbul - İsyan Vakti!


Direnistanbul - İsyan Vakti!
Yükleyen ColtraneRorschach. - Son dakika haberler

Çalkalanıyor Taksim yine. Yüce Türk polisimiz ülkesini işgal edenleri, onları ülkesinde istemeyen gençlerden "orantılı" güç kullanarak koruyor. Taksimde yağmur bulutları değil, gaz bulutları dolaşıyor. Ara sokaklarda çatışmalar sürüyor.

"Ve şimdi, sanki varlıklarından, ölümüne ferman politikalarından, aymazlıklarından bihabermişiz gibi bir de bizim sokaklarımıza geliyorlar toplanmak için dünyanın "sözde" efendileri... Gelmeyin!

Misafirperver değiliz, korkak ya da cahil hiç, ya da cesur ya da kahraman ya da bir avuç marjinal... Biz halklarız, emekçiler, eylemciler, kara derili çocuklar, mağdurlar, ezilenler, görmezden gelinenleriz, biz makul olmayan kalabalığız ve hep beraberiz...

Sokaktaydık ve yine sokaklarda olacağız."


Sokaklar Bizim

4 Ekim 2009 Pazar

"O" Hakkari'de Bir Mevsim




Bugün internette gezinirken filmine rastladım. Çok uzun yıllar oldu Ferit Edgü'nün aynı isimli romanını okuyalı. Hatta ilk kez lise 2'de okumuştum. Ardından üniversite yıllarında da elime alıp biraz keyfini sürmüştüm. Beni çok etkileyen bir roman. Bir çırpıda okunan. Film yüklenirken önce biraz üzerinden geçeyim. Kalmasını istediklerimi yazayım buraya. Sonra da filmini izleyeyim...

- Çaresizliğimi duyuyor, çaresizliğimi yenmek istiyordum. Dalgalarla boğuşulur. Limanlar özlenir. Bir kuytu limanda demir atılır. Fırtınanın dinmesi beklenir.
Sonra yeniden rota çizilir. Sonra yeniden demir alınır. Yola koyulunur.

- Çaresiz
Hadi kaldır kıçını oturduğun minderden
Burda başka bir hayat da olmalı
Onu arayalım
Hadi kalk
Onu bulalım

- Yolcu, bir gün yolunu yitirirsen, artık eski yolunu bulmaya çalışma, yeni bir yol ara kendine.

- Başka İşler
1. Her şeyden önce olduğun yeri iyi belirle. Harita üzerinde işaretle.
2. Kimsin, bunu bil. Neyin sahibisin, bunu bil.
3. Düşleri bırak, gerçeklere bak
(Unutayım mı denizleri, eski sevgilileri, eski sözcükleri, dünü, yarını?)
4. Yalnızlık yasak
5. Kendine bir başka yurt arama
6. Yeni bir dil öğren, yeni bir dil yarat kendine.
7. Burasını öğren, burasını bil. Bu insanların dilini, buranın iklimini, bitkilerini, hayvanlarını, kurtlarını, silahlarını, ölümlerini
8. Tanrıya olan inancını yitirdinse insanlara inan. Tanrıya güvenin yoksa, insanlara güven
9. Başına ne gelirse gelsin, nerde olursan ol yaşamını sürdürmeyi bil.
10. Gereksiz sorular sorma
(Mutluluk soruların bittiği yerde başlıyor olmalı. Öyle mi?

- Kimi zaman bocalıyorsam, çaresizliğimden bu
Kimi zaman, bu dağ başında, yeryüzünün ayaklarımın altında sarsıldığını ve önümde dipsiz bir kuyunun açıldığını görüyorsam, bu, biliyorum, eski günlerden kalma haftalarca, aylarca denizin ortasında yaşanılan yalnızlıkların bıraktığı, silinmeyen bir iz. Bir kalıtım.
Aşılması gereken
kolay kolay aşılamayan
derine bir ben yapışmış
ve bir gece seni uykundan uyandıran
eski sesler, bir yığın sesler
çocuk viyaklamaları, kadın inildemeleri, ağlayışlar, sirenler...
dağ başında da gelip bulurlar seni.
buldular beni.

30 Eylül 2009 Çarşamba

günün şarkısı vol:2


Lemon tree
Yükleyen ss370.

arka arkaya defalarca dinleyebildiğim bir şarkı bu. azıcık içimi huzurla doldurabiliyor. mesela bu sabah arka arkaya 7 kez fln dinledim galiba.. yine dinleyelim de huzurluca uyuyalım

29 Eylül 2009 Salı

gelgitli haller




böyle sümüklüböcek gibi yapışayım bi duvara kuruyayım orada öyle. şimdi böyleyim. çok geçerli sebeplerim var kendi içimde. hoop maskeleri alırım yarın yine. endişelenilmesin..

-yine yeniden kabuslar
-uyuyamama halleri
-aynada kendini görememe, sevmeme hali
-bi koşu gidip saçı başı değiştirme, ortaya çıkan yeni görüntüyü de sevmeme
-yeni halin eski zamanları çağrıştırması
-her aynaya baktığında hep güzel anıların aklına gelmesi
-güzel şeyleri düşündükçe kendine kızma hali
-geçsin istemek, geçmesin istemek
-uzaklaşmak iyice
-gitmek istemek
-uyumak istemek
-uyumak istemek
-uyumak istemek

(bu yeni ergen depresif hallerin bir an önce geçmesi blog yazarının da tek temennisi, anlayışlı olalım, sırtını sıvazlayalım)

25 Eylül 2009 Cuma

öncelikler yüzünden...

Yapmak gereken onca şey varken hiçbir şeye yetişememe hali yormaya başladı biraz.bir şekilde hayatın dayattıklarıyla kişisel önceliklerim arasında sıkışıp kalmaya başladım. bu da biraz hayatımdan huzuru götürdü.
çok iş var. görmek istediğim bir sürü arkadaşım, okumak istediğim bir sürü kitap, izlemek istediğim bir sürü film var. ama birinden birini bile tam anlamıyla yapamıyorum.
sanırım biraz hayatı hale yola sokmak lazım. üstü bi türlü çizilemeyen to-do list'lerden daha kısa daha makul to-do listlere geçmek lazım belki de.
gerçekçi hedefler, gerçekçi planlar.

evet, evet. çok yüklenmemek lazım.

şimdi biraz gidip toparlanayım

yarın güzel şeyler yazacağım bol bol (son yıllarda geçirdiğim en keyifli bayram, edirne, "mutlu" insanlar vs.)

bi de şarkı ekleyesim vardı ama zate zar zor açtım blogger'ı riske atamadım.

19 Eylül 2009 Cumartesi

cumartesi...

harala gürele bir cumartesi. koşturmaca ama keyifli:)

evde kiler olarak kullandığım bir oda var. çamaşır makinası ve üzerinde kooocaman bir dolap. Evin tüm dağınıklığını içine tıkıştırabildiğim bir yer. Perş günü süpürgeyi almak için kapıyı açmaya çalıştım, ama o da ne kapı yerinden oynamıyor. Önce yine çamaşırlığın kapağı düştü sandım. Fakat durum vahim. Duvara dayalı olarak yığılı duran yaklaşık 3000 dosya kapının arkasına devrilmiş. Kapıyı zar zor oynattım o gün. Bugün de esas çaba verildi ve yaklaşık 1 saatlik bir sürede dosyalar beşer onar çıkartılıp kapı biraz açıldı (sevgili ablacığımın gözlerinden öperim:)) Şimdi sıra temizlikte. o dosyalara başka bir formül bulmalıyım:D Çamaşırlar yıkanmalı vs.
Akşam saatlerinde ise keyif yapacağım bugün. Huzuruma huzur katacak sohbetşinas bir arkadaşım da geliyor. E daha ne isterim:)

14 Eylül 2009 Pazartesi

aziz nesin için...


Aziz Nesin Vakfı 1973 yılında Aziz Nesin tarafından kuruldu ve 1982 yılından beri eğitim olanaklarından yoksun çocukların, tükettiğinden çok üreten, toplumsal sorumluluğu olan, özgüvenli ve özverili, kendini sürekli geliştiren, kendine ve dünyaya eleştirel gözle bakan, topluma yararlı bireyler olarak yetişmelerini sağlamayı amaçlıyor.

09 Eylül 2009 tarihinde yaşanan sel felaketinde en büyük darbelerden birini de Aziz Nesin Vakfı aldı. Ali Nesin’in konuyla ilgili yaptığı açıklamayı buradan okuyabilirsiniz. Ülkemizin Nesin Vakfı’na, Nesin Vakfı’nın ise bizim yardımlarımıza ihtiyacı var.

12 Eylül 2009 Cumartesi

kalanlar


Tezer Özlü'nün bu fotografı her gördüğümde beni çok etkiler. 43 yaşında ölümü seçmiş olması belki de içimi acıtan, bilemedim. "Kalanlar" dönem dönem tekrar okuduğum kitaplardan... Dün gece rüyamda eskiden çok sevdiğim biri bu kitaptan bi bölüm okuyodu bana. Sabah kalkar kalkmaz kitabı elime aldım. Öyle bir bölüm yok tabi:) Neyse elime almışken yazayım istedim Tezer Özlü 'den kalanları...

-İçiçe geçe yaşamlar vardır.
El örgüleri gibi.
Bu örülen giysi sizin sırtınızda da olabilir,
karşınızdaki bir insanın sırtında da.
Renk renk motifler. Ya da düz.

- Ceset kokmuş ettir. Güzel, peki peynir ne? Sütün cesedi.

- Baskıya başkaldıran her zaman haklıdır.

- Annem ve babam gibi, tüm kentler, ülkeler, günler, geceler, her gökyüzü de uabancı kaldı bana. İnsanlara daha fazla yaklaştıkça bu saydıklarımdan daha fazla uzaklaşıyorum. Gökyüzünden, onun ışıklarından, gün batımlarından, karanlıklardan ve bulutlardan, kendi çıktığım karanlığa ulaşıncaya kadar ondan uzaklaşacağım.

- Dayan bunai diye düşündüm. Senin düşüncelerini değiştirip kendilerinkine nasıl olsa uyduramayacaklar. Seni görmek istedikleri gibi olmayacaksın hiçbir zaman. Tanımadığı sürece her acı dayanılabilir.

- Babam ölemiyor, çünkü yaşamaya başlamadı.

- Bir şeyin değişmesinden ve hiçbir şeyin değişmemesinden korkuyorum.

- Hiç kimseyle birlikte yaşlanmak istemiyorum, kendimle bile ( ve yaşlanmamayı tercih etti)

- Çocukluğumuz üzerine kabus gibi çökmüş eski kuşaklar, bilinçli yıllarımızı da elimizden almayı başaramayacak. Biz mutlu isek, mutlu olmayı istediğimiz ve bunun için çaba harcadığımız için mutluyuz.

- Özlem duygusu bende giderek ölüyor. Ancak çok sık gördüğümü ya da ölenleri özlüyorum.

- Güç ve korku her zaman yanyanadır.

- Yaşanan an da anı olacak.

- İnsanın başkalarına söyledikleri kendi duymak istedikleridir. Yazdıkları, okumak istedikleridir. Sevmesi sevilmeyi istediği biçidedir.

11 Eylül 2009 Cuma

gecikmiş bir haftasonu hikayesi


haftasonunun kısa özeti yukarıdaki fotograflar. biraz fazla dolu bir program olsa da pek keyifliydi.
maddeli olarak anlatmak daha kolay olacak sanırım:)
- güzel güzel birsürü yemek. (çok hamarat arkadaşlarım var vallahi)
- gelenekselleşmesini can-ı gönülden istediğim "gizli hedef partisi" (tamam bu sefer asya'yı elde edememiş, hatta koskoca dünya üzerinde iki askerle kalakalmış olabilirim. ama azimliyim:))
- geceye dair tüm fotograflarda gudubet maskemi takmış olmam eğlenmediğim anlamına gelmez.
- zavallı mojo'nun başına gelenler:) (hayvan dediğin de kiminle aşık attığını bilecek ama değil mi?)
- yine bir köşede sızış ve ilk gecenin sona ermesi:)
- cumartesi sabah erkenden kalkış, kadıköy'de başak ve yağmur'u bekleyiş. çoook ama çok sıcak bir hava.
- motorla heybeliada'ya gidiş. neden daha önce gelmedim diye hayıflanış.
- bira istavrit ve salata ile sabah kahvaltısı.
- faytonla nostaljik ada turu:) adanın her köşesine hayran kalınış
- bir sürü fotograf
- dönüş yolundan önce buz gibi frappe'ler
- biraz yorulmuş bi şekilde motorda dedikodu:)
- bitmeyen enerjiyle taksime gidiş
- ismi kötü olsa da güzel bir mekan olan "şiirci"ye gidiş
- falafel
- çok çok bira:)
- taksicilerle anlaşma çabaları. en sonunda bir taksiye binebilme:)
- eve geliş
- aynen sızış:)
- bitmedi daha pazar günü var:)
- benitoda takılmaca. hakır hakır gülmece. gökselotti'yi unutmadım tabii:D
- onur, deniz, zeynep üçlüsünün katılımıyla çay-börek-kek gününe başlayış.
- eve gidiş, iş güç yapış
- ve yine bi koltukta sızış:)

budur haftasonunun özeti. ve ben mümkünse bu haftasonunu evimde asosyal bir şekilde geçirmek istiyorum:)

4 Eylül 2009 Cuma

yoğurt

ilk yoğurdumu yapmış bulunuyorum. Çido'nun verdiği tarifi yarım yamalak hatırladığımdan internette gezindim biraz. Her yerde başka tarif var. Ondan bundan karma bir tarifle yaptım dün gece yoğurdu.

Kısaca anlatayım. Yarım litre günlük sütü kaynat kaynat, tariflerde yazan serçe parmağını yakmayacak kıvama gelip gelmediğini kontrol etmek için iki kez kendi parmağını bi kez evdeki arkadaşının parmağını sok. Sütün gerekli ısıda olduğuna ikna olunca iki kaşık yoğurdu sütün içine koy. İşte bu yoğurdun katılması konusunda iki farklı ekol var. Birincisi yoğurdun süte karıştırılmasını ikincisi ise tabaka halinde konulması gerektiğini söylüyor. Bana ikinci ekolün açıklaması daha mantıklı geldiğinden öylece salladım sütün içine yoğurdu. Sonraaa heyecanlı bi bekleyiş. Sabah uyanır uyanmaz kavanozun başında bittim. Dışardan bakıldığında kıvamı iyi gözüküyordu. Heyecanla kavanozu açtım ve tadına baktım. Sonuç: ilk deneme için başarılı.

Bundan sonra kendi yoğurdumu kendim yapacağım sanırım. Pek keyifli ve pek leziz bişi:)

2 Eylül 2009 Çarşamba

diyelim yağmura tutuldun bir gün

çok şiir düşkünü bi insan değilim ben. karşımda biri şiir okuduğunda gülmemek için zor tutarım kendimi çoğunlukla (istisnalar oluyor arada ama genel olarak hödük bi insanım galiba)

ama bazı şiirler var sevdiğim, arada açıp okumak istediğim. işte o şiirlerden biri mesela bugünkü konumuz. bi arkadaşımın blogunda görüp "ah ulan, ne güzel şiir bu, ben de koyayım bloguma" dedirtti. İşte o şiir.

bu da benden gelsin öyleyse Can Yücel çevirisiyle Shakespeare...

vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni,
değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez.
değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini,
değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz,
değil mi ki ayaklar altında insan onuru,
o kızoğlan kız erdem dağlara kaldırılmış,
ezilmiş, horgörülmüş el emeği, göz nuru,
ödlekler geçmiş başa, derken mertlik bozulmuş,
değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın,
değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene,
doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın,
değil mi ki kötüler kadı olmuş yemen' e
vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama,
seni yalnız komak var, o koyuyor adama.

bahar temizliği

iyi temizlemek lazım etrafı. gizli köşelerde hiçbir şey kalmamalı, sonra ortaya çıkabiliyorlar tam hayatımı düzene koydum dediğin anda.

her şey bitsin
her şey gitsin...

(sonu gelecek bu bıdırdanmaların yakın zamanda, hissediyorum:))

31 Ağustos 2009 Pazartesi

fikret kızılok'tan geliyor: gecenin tam üçünde

sevgili günlük,
tabi fikret kızılok'tan gelmiyor. müzik paylaşımı da bi yere kadar. seni bir süre şikayet etme, bıdırdanma aracı olarak kullanmaya karar verdim.

gecenin körü olmuş ben hala bu masanın önünde, bu bilgisayarın başındayım. güzel müzikler(bkz:radyo eksen) dinleyip kendimi motive etmeye çalışıyorum ama daha ne kadar dayanabilirim bilmiyorum.

son kalan gücümü enerji versin diye bu yazıyı yazmaya harcıyorum. çok işim var lan günlük. etraf dandini. amcama benzedim bi yanı toplarken diğer tarafları dağıtıyorum. e en geç yarın öğlene kadar her yanı toplamam lazım. kurabiye çay eşliğinde bir toplantım var yarın(home office çalışmanın zararları). daha çok zararı var; say say bitmez. daha kötüsünü görüp avunma moduna gireyim ben en iisi. şükür yaradana, oh oh ne güzel işim var.

bir de canım sıkılıyo ki sorma gitsin. şu dosyaların arasından çooook eğlenceli bişi çıksın. lütfen

derlenme

derlenme ve toparlanma vakti geldi. evi düzene koymakla başlayacağım bugün. gereksiz ne varsa çıksın bakalım hayatımdan:)

30 Ağustos 2009 Pazar

pazar şarkısı


bu da bugünün şarkısı. aslında gün ötesi bi şarkı da olabilir bilemedim..

27 Ağustos 2009 Perşembe

yıkılsın duvarlar




Sevgili Günlük,

Son derece asabi ve dipte olduğum anda bunları yazmamın sebebi sadece biraz sakinleşmek istememdir.İçimden geçen binlerce küfürü buraya yazmayacağım tabi. Zira az önce yüksek sesle telafuz ettim bolcasını.

Bir yanda bilmem kaçıncı kez inanışım var yok yere; bi yanda bilmem kaçıncı hayalkırıklığım var.

Israrla kaçındığım şeyden kaçmamın gereksizliğini farkettim sadece bir lafla ve bi anda şarkılar anlamını yitirdi.

Yeni bişiler olsun. Herşey yeni olsun. Yıkılsın duvarlar

(bunlar dün yazıldı ve taslak olarak kaydedildi)

Dün gece:

Geçti gitti asabiyet, yine yeni kararlar alındı. Kalanlar:
- kuru fasulye, pilav, cacık
- moda aile çay bahçesi, sohbet, geyiğin dibi, kahve falı(bu fal ayrı bir yazıda ele alınacak)
- moda sahil, kayalıklar, mehtap, ay batması, sohbet muhabbet, gülme krizleri, çekirdek, kakalaklar
- güzel bir gece, yıkıldı duvarlar

25 Ağustos 2009 Salı

kabuk adam


Bırakamadım kitabı elimden, bir çırpıda okudum. Kalmak isteyip gitmek, geçmişten gözlerini alamamak... Kabuk adam'dan kalanlar:

"Bazen insana hiçbir şey hatırlamak kadar acı veremez, özellikle de mutluluğu hatırlamak kadar. Unutamamak. Belleğin kaçınılmaz intikamı. Herhangi bir iz taşınıyorsa eğer, bu bir zamanlar bir yara açıldığındandır."

"Cennetle cehennem iç içedir, ancak bir katil bir peygamber olabilir ve insan bir başkasına, aynı karabüyü ayinlerindeki gibi, dönüşebilir, çünkü insanın tam zıddı yine kendisidir."

" Mutlak güven ve korkunç bir ölüm korkusu arasında gidip gelen bir sarkaç sallanıyordu beynimde. Sonraları onda da, o uzun yürüyüş boyunca, böyle bir sarkacın sallandığını anladım; o da beni ölüdrmek ile bana aşık olmak arasında, her an değişen seçimler yapıyordu."

"Şu anda benden kaçıp gitme"

"- Bana güveniyor musun?
- Bunu sorman çok tuhaf. Gözlerine bir kez bile bakmam yetti sana güvenmeme."

"cehenneme giden yolların iyilik taşlarıyla döşendiğini söylerler. taşların altını kaldırıp bakın, göreceğiniz şey ikiyüzlülüktür."

"bugün artık biliyorum: hayatın bizlere verip verebileceği tek ödül, tek armağan, sevgi dolu bir insandır ve biz böyle bir insanı, ilk fırsatta katlederiz. sonra da, ömür boyu, bu asla bağışlanmayan günahın lanetini sırtımızda taşırız"

21 Ağustos 2009 Cuma

yola çıkmak

Sen bir rota çizmiş olsan da kesinkes, yolun hep bir planı vardır senin hakkında. Yolları yolculuk, yola çıkanı yolcu yapan budur. Aldanmazsan, kapılmaz ve yanılmazsan varamazsın yolun gideceği yere. Yolculuğun gizi budur: Kaybetmezsen yolunu bulamazsın aslında.
Bir soru’n olmalı mutlaka. O soruyu sormalısın, kimsenin anlamadığı bir dilde konuşan ve hep aynı cümleyi tekrar eden bir derviş gibi döne döne aynı soruyu sormalısın. Cevap, başlangıçta tahmin ettiğinden ne kadar uzakta ise gerçeğe o kadar yakındır. Sarsılmamışsan, soru’nu kaybetmekten korkmuşsan, hiçbir yere gitmemişsindir aslında.

Düzenin bozulmalı. Evden çıkmak budur aslında. Yolculuk, bir düşmek ve kalkmak meselesidir.
Eve yaralarla dönülmüyorsa hiç gidilmemiştir…
Sadece uzaklardan gelenler bilirler evlerinin kokusunu. Yollara, evlerimizi anlamak için çıkılır. Fakat yolda bulduğun cevaplar eve geldiğinde, yakalanmış kelebeğin renklerinin sönmesi gibi parça parça dağılır. Yola ait cümleler, yazıktır ki hep yolda kalır. Onlar, yolun cevaplarıdır. Döndüğünde anlatacağın hep biraz renksiz hikayedir. Cevaplar, suyun altında çok renkli görünen ama sudan çıkarıp kuruduğunda renkleri sönen çakıl taşları gibidir. Bu, sana böyle gelir. Oysa yeni çocukların yeni yollara çıkması için o çakıl taşlarını getirmek, sözün büyülü suyuyla yeniden ıslatmak, renklerini yeniden canlandırmak gerekir.

Göz doyar mı? Ne kadar görse, doyar? Bazı gözlerin ne görse öğüten bir bakışı vardır; doymaz kapanana kadar. Akıl kaç soruyu cevapladığında soru sormaz artık? Belki akıl, cevapladıkça çoğaltır soruları. Kaç yüz gördüğünde görmüş olursun bütün yüzleri? Kaç tanışma sona erdirir şaşırmayı? Göğüs ne zaman sonuna kadar dolmuş olur aldığı nefeslerden? Son nefesini verdiğinde mi?...

Bazısı insanların, durulmadan ölür. Kimisi yosun tutmaz hiç. Dünya ve insanlık, o insanların hayalleriyle iyileşir.

(ece temelkuran)

her seferinde gülünmez ki


her seferinde gülünmez ki bi karikatüre. çok eğleniyorum. fırat gibi oğlum olsun hiç gocunmam vallahi:D

ta ta ta taaaam: fatima spar



günlerdir fatima spar'ın zirzop adlı albümünü dinlemekteyim. nasıl enerji veriyor anlatamam. en iyisi siz de buradan şöyle bir göz atın şarkılara:)

19 Ağustos 2009 Çarşamba

tahliller mahliller

hastaneler, mastaneler, tahliller ve mahliller... bezdim artık galiba. mümkünse üç sene beyaz önlüklü kimseyi görmeyeyim, herhangi bir şekilde kan fln vermeyeyim. fenalık bastı içime. bitiyo yarın ama.

bitsin bugün
hemen bitsin
şimdi bitsin

18 Ağustos 2009 Salı

kıroluk başa bela

gece gece nasıl bu hale geldiğimi ben de bilmiyorum. ama bi an üstümdeki kıyafeti farkedince gülmekten alamadım kendimi. önce masum bi elbiseyle başladı herşey. ısrarla cam açık çalıştığım için üzerime giydiğim gri sweatshirtle devam etti süreç. ayaklarımın üşümesiyle giydiğim bu komik çoraplarla son buldu. böyle maymun gibi çalışıyorum gecenin köründe.

16 Ağustos 2009 Pazar

10 yıl


10 yıl geçmiş... KOskoca 10 yıl... Bu on yılda sadece 17 ağustoslarda değil; her ambulans sesi duyduğumda, her inşaat yıkıntısı gördüğümde, bazı şarkıları her dinlediğimde, bazı fotografları her gördüğümde, o gün gidenler her aklıma geldiğinde gözlerim doluyor, boğazımda bir yumruyla kalakalıyorum.

Özledim çok!

10 Ağustos 2009 Pazartesi

bir kahvenin...

bir kahvenin kırk yıl hatırı vardır demiş atalarımız, ne güzel demişler.

bazıları güvenmese, birçok insan yadırgasa da sanal ortamlardan edindiğim dostlarım var benim. birçoğuyla ilişkim yüzyüze devam ediyor. ama birkaçı var ki görmesem de hiç çok kıymetliler benim için.

çok uzattım işte o görmeyip de kıymetli olanlardan birinin tavsiyesiyle türk kahvesine yeni bir boyut getirdim bugün. çook kısık ateşte direkt fincanı ocağın üstüne koyarak yavaş yavaş pişiriyorsun kahveyi. tadını değiştirmese de bir çimdik toz şeker katıyorsun içine. o yavaş yavaş pişiyor. sonuç üzerinde neredeyse bir parmak köpük ve muhteşem bir tad... yalnız kahveyi ocaktan alırken elimi çok fena yakıp köpükleri biraz döktüm. itiraf ediyorum. ama sakarlık böyle bişi napayım?

5 Ağustos 2009 Çarşamba

"insan" olmak

Haber burada

İnsan öleceği zaman hayatı gözünün önünden geçer, tüm hayatının muhasebesini yapar derler kısa bir süre içerisinde. Kenan Paşa’nın muhasebesi kısa sürelere sığdırılabilecek bir hayatı olmadı. O hayatının kısa bir bölümünde milyonların hayatını, bu ülkenin geleceğini kararttı. Bu ülkenin düşünen, sorgulayan, mutlu olmasa bile güzel günler göreceğine inanan insanlarını heba etti. Yaşıtlarının dünyadan haberi yokken vatanının geleceğini sorgulayan 17 yaşındaki Erdal Eren’i darağacına gönderdi.

Şimdi hasta yatağında bir an olsun gözlerinin önünden bunların geçmesi gerekirken kendisi Fenerbahçe maçının sonucunu düşünüyor. İşte bu yüzden “Darbeciler Yargılansın” dedik, işte bu yüzden ısrarla Kenan Paşa’nın tonton bir ressam değil elinde yüzlerce insanın kanı olan bir darbeci olduğunu anlattık. Ve gün gelip hesabı sorulmadan eceliyle öldüğünde, bu yüzden haykıracak milyonlar “Hakkımızı helal etmiyoruz” diye.

(bknz: Ece Temelkuran ne güzel anlatmış)

30 Temmuz 2009 Perşembe

küçük kara balık




"küçük balık denizi düşünüyordu. bu düşünce onun zihninde birgün gerçekleştireceği bir amaçtı. ona göre hayat yalnızca yemek, uyumak, küçücük; dünya sandığı gölde yaşamak değildi."

"ben yaşamanın nasıl birşey olduğunu öğrenmek istiyorum; durmadan aynı şeyleri yapmak, yaşlanana kadar başka birşey yapmadan yaşamak olmaz; dünyada yaşamanın anlamı bundan daha fazla olmalı"

kaçıncı kez okuduğumu bilmiyorum. dün gece kendime kitap okumak için dikilirken kütüphanenin önünde elim birden bire ona uzandı. yine bir solukta okudum, yine gözlerim doldu. "küçük kara balıklar çoğalsa, her yere dağılsalar keşke" diye geçirdim içimden. ve olabildiğince çok çocuğun bu kitabı okumasını sağlamaya karar verdim:)

bu arada bu kitabı her okuduğumda yazarını düşünürüm 29 yaşında katledilen Behrengi'yi. Küçük Kara Balığın denize ulaşmak için geçtiği nehirde ölü olarak bulunan Behrengi'yi...

27 Temmuz 2009 Pazartesi

tatil

evetttt, tatile gittim geldim ben. gönül isterdi ki fotograflı özet bir tatil hikayesi yazayım ama gel gör ki bütün mallığımla sidim bütün fotoğrafları. neyse artık yapacak bişi yok. maddeci olayım ben de.

- datça güzel memleket, efil efil esiyo, sivri sinek yok, her köşesinden denize giriliyo. tek problem uçak fobisi olanlar için çooook uzak.
- eski datça daha da güzel. başka bir yerdeymişsin gibi.
- yıllardır "amaaan balıktan çorba mı olur?" diye içmediğim balık çorbası çok güzel birşeymiş.
- Fevzi'nin YEri datça'nın mekanı pek keyifli, pek leziz sofraları var
- böyle bir yere yerleşme fikri iyiden iyiye yatıyo aklıma. 35 demiştim ama biraz daha erkene alabilirim sanki.
- kimin nerede çıkacağı belli olmuyo insanın karşısına. nasıl sürprizlerle karşılaşabileceğini bilemiyo insan çoğu zaman.
- sinir bozucu şeyler de oldu tabi ama deniz dediğimiz şey alıyo insanın üstündeki tüm negatifliği alıyor.

eee datça dönüşü sonuç ne mi?

BOMBASTİKA!

14 Temmuz 2009 Salı

masal




vakitlerden bir vakit bir adamla bir kadın varmış. adamla kadın birbirlerine çok ama çoook aşıklarmış. adam fırat'ın bir kıyısında kadın ise diğer kıyısında yaşarmış. ama aşkları o kadar büyükmüş ki adam hergün fırat'ın karşı kıyısına yüzerek geçer, sevdiceğini görüp geri dönermiş.

bir araya geldiklerinde bazen uzun uzun konuşurlar bazense hiç konuşmaz sadece bakarlarmış birbirlerinin gözlerine...

gel zaman git zaman adamın davranışları değişmeye başlamış. eskisi gibi ışıl ışıl bakmıyormuş gözleri. kadın garipsemiş bu durumu. bir gün adam tekrar fırat'ın karşı kıyısına geçmiş. nehir o kadar hızlı akıyormuş ki adam bile şaşırmış bu duruma. sarılmışlar iki aşık birbirlerine. adam nehirin kıyısında çayıra oturmuş kadında sevdiceğinin dizlerine yatmış. kadın gökyüzündeki bulutlara bakıyormuş. birden adam kadının gözünde sarı bir leke olduğunu farketmiş.
"gözüne ne oldu?" diye sormuş endişeyle.
"hiçbir şey" demiş kadın.
"olur mu, sarı bir leke var gözünde. bir şey olmuş besbelli" demiş adam.
kadın üzülmüş çok, gözünde yaşlar birikmiş.
" o leke benim gözümde hep vardı. olan şu: senin bana olan aşkın bitti ve kusurlarımı görmeye başladın" demiş.
adam düşücelere dalmış, inkar etmiş, kendi bile inanamamış aşkının bittiğine, onu ne kadar çok sevdiğini uzun uzun anlatmaya çalışmış. "bitmedi" demiş.

derken hava kararmaya başlamış, adamın karşı kıyıya geçme vakti yaklaşmış. kadın adama "nehri geçmeye çalışma ölürsün" demiş. "senin nehri geçmeni sağlayan bana olan aşkının sana verdiği güçtü. bana olan aşkın az önce bitti. artık nehri geçemeyeceksin"
adam da "geçeceğim ve böylece sen de göreceksin hala sana ne kadar aşık olduğumu" demiş ve atlamış suya. akıntı kapmış adamı ve götürmüş. kadın her gün o kıyıya gidip nehre bakıp ağlamış...


çok önceden anlatmıştı bana bu masalı. bugün aklıma geldi bi arkadaşımla konuşurken. unutmadığım tek masal bu sanırım. hiç unutmayayım diye kaydettim buraya da...